Kayıtlar

Mayıs, 2015 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

MÜSLÜMANLIK VE SOSYALİSTLİK - 1

Resim
Sebilürreşad mecmuasının 13 ve 20 Kasım 1924 tarihli 625 ve 626. sayılarında "İslam ve Sosyalistlik" başlığıyla yayınlanan yazının ilk bölümünü sunuyorum. Devamını ikinci bölümde vereceğim. İngiltere'de Woking Şah Cihan Camii olarak bilinen caminin imamı Ahmed Nezir tarafından verilen bir konferansın metni olduğu bilgisi veriliyor. Hocanın kimliğine dair bir metin bulamadım ama Youtube'da o yıllara ait bir videoda 
https://www.youtube.com/watch?v=mPszkbaK8TA
cemaat ve imam efendi görülüyor. Belki de orada namaz kıldıran hoca Ahmed Nezir'dir. Diğer yıllara ait bazi videoların linklerini de veriyorum. 
https://www.youtube.com/watch?v=WFm4z56kUsY https://www.youtube.com/watch?v=mfXMVn5tc7g https://www.youtube.com/watch?v=baChcN_ZJIQ
Rusya'da sosyalist rejim kurumsallaşmaya çalışırken 1926 senesinde İngiltere'de bir camide verilen konferansın Türkiye'deki İslamcı Sebilürreşad dergisinde "Müslümanlık ve Sosyalistlik" başlığıyla yayınlanan metni bana ha…

BENİM DEVLETLÜ SULTANIM AKÎBÂTIN HAYR OLSUN

Resim
Meşhur divan şairi Şeyhî, Germiyanoğlu Yakub Bey’in hekimi ve meclisindeki en önemli söz sahiplerinden biriydi. Fırsat buldukça Germiyanoğlu’na atfen yazdığı şiirlerle onu göklere çıkarır, tabii ki bunu da yüksek seviyeli edebi bir dil ile yapardı. Germiyanoğlu’na bir gün cahil sarıklının biri  (belki de medreseyi arka kapıdan bitiren molla müsveddesi) şiir sunmuş ve o da bunu çok beğenmiş. Öyle beğenmiş ki şairini ödüllere boğmuş. Överken söylediği “bizim Şeyhî aceb aceb sözler söyler bilmem beni medh mi eder yohsa zem eder”gibi sözlerle de yanı başındaki Şeyhî’yi bir kalemde harcamış. Zavallı Şeyhî bu duruma çok bozulmuş zira oldukça basit olan bu şiirde sarıklı cahil “âkıbetin” demesini bile bilmediğinden “akîbatın” diye yazmış Aynı şekilde kendisine ne dendiğini yine anlamayan Germiyanoğlu, bal ile kaymağa, yeşil çayırlara tav olmuş. O devir için lugat hatası affedilecek bir hata değildi. Üstelik “hayr”a “çayır”ı kafiye yapan bu şairin öne çıkması Gelibolulu Ali’yi de sinirlendir…

1930'LU YILLARIN TÜRKİYE'SİNDEN BİR KESİT

Resim
1930'lu yıllardan aktarılan gazete kupürleri nedense çoğunlukla o yıllardaki güzellik yarışmalarına ait haberlere dair oluyor. Kupürlerin yan sütunlarında neler olduğunu taramazsanız göremezsiniz. Benim gözüme çarpan en önemli hususlardan birisi o yıllarda yoğun bir konferans, panel faaliyeti olduğudur. İstanbul'da, Ankara'da yeni cumhuriyetin ideolojisini halka yansıtmaya yönelik konferans faaliyetleri yanında oluşturulacak strateji ve belirlenecek hedefleri tespit için de çalışmalar yürütülüyordu. Bunlara üst düzey akademik ve entelektüel camiadan katılımlar oluyor ve aydınların kıran kırana tartışmaları da kamuoyuna aksettiriliyordu. İşte bu faaliyetler günlük gazetelerin ilk sayfasından hem de fotoğraflı olarak haberleştiriliyordu. O yılların gazetelerini tararsanız bu yazdıklarımın çok sayıda somut örneğini görebilirsiniz. Sadece güzellik yarışmalarına odaklanırsanız memleketin fikri düzeyinin nasıl geliştirildiğini anlayamayan beyniniz bacak boyu seviyesinde takılır …

HATTAT DEMİRCİKULU YUSUF EFENDİ

Resim
Hattat Karahisârî mektebinin son temsilcisi Hattat Demircikulu Yusuf Efendi, yazılarını yazdığı Tophane Kılıç Ali Paşa Camii’nin tam karşısındaki Karabaş Dergâhı haziresinde medfundur. Karahisârî’nin öğrencilerinden Derviş Mehmed’in talebesidir. 2008 yılında çektiğim mezar taşı o zamanlar rahatlıkla görülüp kitabesi okunuyordu. Şimdilerde etrafını yabani otlar bürümüş vaziyette sadece külahını görebiliyorsunuz. İnternet ortamında da kitabeyi göremeyince nezdimdeki fotoğrafını paylaşmak istedim. KİTABENİN METNİ Teveffa el-Merhûm Hattat Yusuf
eş-Şehîr be-Demirci Kulu Tilmiz-i Derviş
Mehmed min-Telâmîz-i Ahmed el-Karahisârî
Sene 1020 [1611]

MİRAC KANDİLİ TEBRİKİ

Resim
Şehzade Yusuf İzzeddin Efendi’nin Sultan İkinci Abdülhamid’e yazmış olduğu Mirac tebriknamesi. METİN: Hâk-i pâ-yı meʼâlî-ihtivâ-yı Cenâb-ı Hilâfet-penâhîlerine maʼrûz-ı abd-i memlûkleridir
Mübeşşir-i mü’minîn olan mi’râc-ı bâhirü’l-ibtihâc-ı Cenâb-ı Risâlet-penâhî leyle-i celîlesinin hakk-ı Hümâyûn-ı mekârim-makrûn-ı Hazret-i Padişâhîlerinde sabâhü’l-hayr-ı yümn ü mes’adet ve incilâ-gâh-ı envâr-ı ilhâmât-ı Sübhâniye olan kalb-i Hümâyûn-ı Mülûkânelerinin bu gibi nice leyâlî ve eyyâm-ı mübâreke idrakiyle mazhar-ı meserret olması de’avât-ı icâbet-âyâtını tizkâr ve tilâvetle îfâ-yı vecîbe-i mukaddese-i memlûkiyyet ve teveccühât-ı cihân-derecât-ı Cenâb-ı Zıll-ı İlâhîlerinin hakk-ı bendegânemde bekâ ve devâmı teferru’âtına bu vesîle-i cemîle ile de mübâderet kılındığı rehin-i ilm-i kâ’inât-ârâ-yı Şâhâneleri buyuruldukda her halde emr u fermân hazret-i veliyyü’l-emri ve’l-ihsân Efendimizindir. 27 Receb 1317 [1 Aralık 1899] Abd-i Memlûkleri
Yusuf İzzeddin

KAYIP RUH

Adam her yerim ağrıyor, dökülüyor, nereye dokunsam sızım sızım sızlıyor, parmağımla kafama dokunuyorum ağrıyor, göğsüme dokunuyorum sızlıyor şikâyetiyle gittiği doktorda tüm tetkiklere girmiş… Tahliller, muayeneler sonucunda ağrılarına bir teşhis konulamamış. Doktorun son anda aklına elinin röntgenini çekmek gelmiş. Bakmışlar ki adamın sadece parmağı kırıkmış, farkında olmadığı için ağrının kaynağını vücudunun farklı yerlerinde zannediyormuş. Bu belki de bize uyarlanabilecek bir fıkra olabilir. Aslında biz de ruhumuzu kaybetmişiz, sıkıntılarımızın kaynağını teşhis edemiyor, yanlış yollarda teşhis uğruna geziniyoruz. Toplumun her sıkıntılı durumunda dağılmamızı önleyen, pek o kadar derli toplu olamasak da yine de “toplum” vasfını kazandıran bir ruhumuz vardı. Binlerce yılın imbiğinden geçmiş, saf bir ruh... Her şeyi maddeyle izah edemiyorum. Bence maddeye karşı galebe çaldığımız veya yenilmediğimiz her duruşun, tavrın ardında o ruh gizliydi. Bu sihirli kelime her zihniyetin, toplum ta…

TERSANE AMELESİ KIYAMI

Resim
Sultan Abdülhamid’in son zamanlarında Tersane işçileri de gösteri ve yürüyüş yapmışlar. Belgede "kıyam" kelimesi ile karşılandığına göre gayet büyük boyutlu bir eylem olmalı. Gezi Direnişinde Başbakanlık Ofisi’nin bulunduğu Beşiktaş’a yönelik gözü kara eylemler yapılmıştı. İlginçtir Tersane işçileri de hedeflerine Sultan’ın Yıldız Sarayı'nı koymuş olmalılar ki bin kişiden fazla bir kalabalıkla Beşiktaş’a doğru yürüyüşe geçmişler. Yürüyüş öğrenildiği anda Abdülhamid’in baş hafiyelerinden Fotoğrafçı Bahriyeli Miralay Ali Sami’ye telgrafla haber veriliyor. Hafiye de bunu anında saraya ulaştırmış olmalı ki cevaben Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa imzasıyla Beşiktaş’a gelmelerinin engellenmesi yönünde talimat verildiği padişaha bildiriliyor. METİN SURET
Ser-Fotoğrafi-i Hazret-i Şehriyari Miralay Ali Sami Bey'e
Şimdi bini mütecaviz Tersane amelesi bi’l-kıyam Beşi[k]taş’a doğru hareket ettikleri maruzdur Kulları Kemal Mabeyn Başkatibinin Padişaha Arzı: Azimetlerine meydan verilm…

ZİYY-İ İSLAM'DA BULUNAN ALAFRANGA ÇELEBİLER

Resim
Şimdilerde milli hisleri olmayan bir güruh her operasyonda “vay borsa düştü, yok dolar fırladı” teraneleriyle şahsi çıkarlarının her zaman için millet ve devletin çıkarlarından önce geldiğini vurguluyorlar. Memleketin başına kötünün kötüsü ne gelirse gelsin, yeter ki rakamlar aleyhlerine gelişmesin. Bunların ataları da Osmanlı devrinde aynı imiş. Demek ki her devrin adamları bunlar. Islahat Fermanı günümüzdeki sıkıntıların ana kaynaklarından biridir. Zararlı etkileri bir nebze İkinci Abdülhamid döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında tashih edilse de etkisinden hala kurtulamadık. 1856’ tarihli  Islahat Fermanı, Arz Odası’nda okunup ilan edileceği sırada gelişen olayları Ahmed Cevdet Paşa “Tezakir” adlı eserinde anlatıyor. Paşanın yazdığına göre “Ziyy-i İslam’da bulunan” yani şeklen Müslüman olan bir grup alafranga çelebi, fermandan gayet memnun olarak “mülklerinin değer kazanmasından ve medeniyetin yayılacağından” bahsediyorlar. Bakış açısı böylesine maddi olan adamların nesli gider…

SER-SİKKEGEN [SİKKEZEN] ABDÜLFETTAH EFENDİ

Resim
Kapak fotoğrafımızda yer alan hüsn-i hat Ser-Sikkegen (Sikkezen) Abdülfettah Efendi’nin “Hikmet kalem ile kaimdir” manasına gelen kelam-ı kibarın levhasıdır. Ketebe kaydı “Nemmekahu Abdülfettah Gufirelehu sene 1264” ibarelidir. 1847 tarihli bu eser o sene açılan Osmanlı Arşivi’nin ilk binası Bab-ı Ali Hazine-i Evrakı için hazırlanmıştır ve yıllardır asılı bulunduğu yerden Kağıthane’deki yeni Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ne taşınmıştır. Orijinal levha olarak muhafaza edilmektedir. Aslen Sakız adalı bir Rum çocuğu iken Hüsrev Mehmed Paşa’nın yetiştirmesi olarak İslam Dini’ne girmiş, en iyi hattatlardan dersler görerek Osmanlı Hat Sanatı’nı üst düzeyde temsil etmiştir. Zamanla Darphane’de basılan para ve madalyalar ile kağıt paraların kalıplarını hâkk eden hakkâkların başına getirildi. Bundan dolayı “Ser-sikkezen” lakabıyla tanındı. Divanyolu'nda Sultan İkinci Mahmud Türbesi'nde sağ kapıdan girişte soldaki kabrinde medfundur. Lakabı etrafında üretilen güzel bir fıkra da mevcuttur. …

HİNDİLER TEKKESİ

Resim
İstanbul Aksaray’da Horhor denilen semtin bugünkü sakinleri her ne kadar buraya Hindular Tekkesi deseler de Hindîler Tekkesi olarak söylenmelidir. “Nisbet Yâ’sı” denilen “Y” harfi bir ismin sonuna geldiğinde o kelimeyi mefhumuna mensup eder. Burada da “Hint ülkesine mensup” mânâsına Hindî denilmiştir. Türkî, Azerî, Kırımî ve benzeri kelimeler gibi. Hani halk böyle adlandırıyor diyelim, neyse de burayı restore edeceğine inanan kurum ve şahıslardan da bu hatanın sadır olmasını nereye bağlayacağız. Yoksa onlar gerçekten bu mekânı İstanbul’un eski Hindu "gurularının" sakin olduğu bir yer olarak mı biliyorlar?






TEVRAT VE ESTER KİTABI

Resim
Tevrat'ın Ester kitabı günümüze ışık tutan olayları anlatan ibretli bir hikayedir. Yahudi kızı Ester'in kimliğini gizli tutarak amcası Mordehay tarafından yerleştirildiği Pers sarayında nasıl kraliçe olduğunu anlatır. Yahudilere tepki koymak isteyeyen milliyetçi Perslerin de Yahudiler tarafından nasıl katledildiğini "Kutsal" metin halinde dile getirir. Yahudilerin en büyükbayramı olan PURİM'in kökeni burada zikredilir.

Etrafımda gerçekleştirdiğim kısa bir soruşturmada kimsenin bu "sure"yi okumadığını hayretle farkettim. Sonra düşündüm de biz Müslümanlar Kuran'ı dahi okumuyoruz nerede kaldı Kitab-ı Ahd-i Atik... Bu sebeple kutsal metinlerine hala sadık tek toplum olan Yahudiler için önemli bir akidenin günümüze taşınabilirliği ihtimaline binaen bu bölümü okumanızı hararetle tavsiye ediyorum.

Ester kitabının bir bağlantısını veremiyorum, aranırsa WWW ortamında bulunuyor. Burada özellikle dikkatinizi çekmek istediğim husus "Başlangıçta halkını ve so…

AYINGACILAR

Tütün kaçakçısına ayıngacı denilir. Düyun-ı Umumiye milletin elindeki tütüne el koyup, içeceği tütünü bile belgeyle teslim edince gayriihtiyarı kaçakçılık başlamıştır. Kaçakçılıkla mücadele adına hapiste bulunan eski mahkumlardan bir kısmı serbest bırakılarak zaptiye kuvvetlerine katılmışlardır. Acımasız mücadele yöntemleri sonunda bu vatanın evlatlarından otuz bin civarında masum öldürülmüş büyük bir miktarı da yaralanmıştır. Bu kaçakçıların çoğu zorla haydutluğa itilmiş gariban köylülerdir. Düyun-ı Umumiye hem milletin parasını emeğini sömürmüş, hem de masum köylülerin arasına kan davası ve nefret tohumlarını ekmiştir. Tuzu kuruların kafaları kendine gelince söyledikleri Çökertme bile ayıngacı türküsüdür. Manevi derinliğini ve acılarını düşünmeden sadece eğlenmek amacıyla bu türküler söylenmemelidir. [Aşağıdaki “Ayıngalar dağ başında” türkü sözleri, İsmet Göksel’in Hüsnü Pehlivan’dan derlediği bir türküdür. Evrensel'in sitesinden alınmıştır.] Karacaşehir’de tütün kaçakçılığı ya…

KAYI DAMGALI KANUNİ DEVRİ TOPU

Resim
Dolmabahçe Sarayı'nın ön avlusunda saat kulesinin arka kısmında kalan 492 yıllık dev bir toptan bahsedeceğim. Hakkında yapılmış araştırma belki vardır ama kısa süreli taramalarımda bulamadım. Kanuni'nin hükümdarlığının ilk yıllarına ait. 1520-21'e tarihleniyor. En şaşırtıcı nokta İkinci Murad hatta Fatih devirlerinden sonra pek rastlanmayan KAYI boyu damgasını barındırması. Bulunduğu yerde en azından bir plaket olsa da bu kadar tarihi bir eser ele güne tanıtılabilse.









YILDIZ MAHKEMESİ DUHULİYE BİLETİ

Resim
Midhat Paşa'nın 27 Haziran 1881 günü Yıldız Parkı Malta Karakolhanesi'nde icra edilen mahkemesine giriş bileti. İngiltere sefiri Lord Dafrin namına hazırlanmış. 





Bu dava o zamanların Silivri mahkemesi olarak nitelenebilir aslında. Bugün de ABD Sefirine böyle bir duhuliye bileti hazırlamak lazım.

DEMİRYOLU GEÇSİN DE İSTERSE SIRTIMDAN GEÇSİN

Resim
Topkapı Sarayı bahçesinden demiryolu hattı geçirmek için Sultan Aziz'den izin istediklerinde "demiryolu geçsin de isterse sırtımdan geçsin" demesi pek matah bir şeymiş gibi övülüp duruyor. Sanki başka yer yokmuş gibi bu milletin en mühim hatıra eserlerinden birinin tahribatına yol açan padişahı göklere çıkarıyorlar. Bir kere bu tarihte zat-ı şahane Topkapı Sarayı'nda yaşamıyordu. Borç harç yapılan Dolmabahçe Sarayı ile bir dizi küçük saray ve kasırlarda ikamet ediyordu. Asırlarca Osmanlı'nın şanını yaşatmış Topkapı Sarayı, sanki eski şaşaalı devirleri hatırlatmasın diye terk edilmişti. Belki de "Asıl Osmanlı" ruhundan uzaklaşmak, "Yeni Osmanlı" ruhunu inşa etmek için bu saraydan kaçmak lazımdı. Oysa Fatih'den itibaren kaç padişah orayı mekan tutmuş, hatıraları bu devletin kalbi mesabesindeki saraya nakşolunmuştu. Bu hatıralarla yaşamak ezik şahsiyetli "yeni" Osmanlı ruhunu eziyetlere gark etmiş olmalıdır. Ellerinden gelse sarayı…

DEMİRCİ MEHMED EFE’NİN AYAN MECLİSİNE ULTİMATOMU

Resim
Demirci Mehmed Efe Yunanlıların İzmir’e çıktığı ve oradan Batı Anadolu’ya yayıldığı bir zaman diliminde Kuva-yı Milliye kumandanı olarak Yunan işgaline karşı koymuştur. Çok geçmeden Büyük Millet Meclisi’nin emirlerine karşı gelerek isyancı durumuna düşse de o ilk zamanlardaki direnişi ile büyük kahramanlık gösterdiği tartışılamaz. Bu dönemine ait İstanbul’da Meclis-i Ayan’a çektiği telgrafta da bunun izleri görülmektedir. Okuma yazma bilmeyen cahil bir adam olduğu söylenen Efe’nin ağzından yazılan bu telgraf metninin sahibi acaba kimdir? Galib Hoca müstear adıyla o havalide çete faaliyetlerine katılan Celal Bayar'a ait olma ihtimali söz konusudur.  Muhtevası ve belagatı itibariyle dikkat çekici bu metinde Ayan Meclisi’ne yönelik “Muktedir iseniz Yunan zulmünü önleyiniz, değil iseniz meselenin hallini bana bırakınız” anlamındaki hitabı özellikle dikkat çekicidir. TELGRAF METNİ: MECLİS-İ AYAN RİYASET-İ CELİLESİNE
TARİH:2 Mart 1336 [2 Mart 1920]
MAHRECİ: Nazilli Ödemiş’in Adagide nahi…

İSKENDER KEBABI

Resim
Ülkemizin lezzet haritasının en önemli köşe taşlarından Bursa İskender Kebabı, 1926'da ünü Türkiye'yi kapsamış bir marka olmuş. Bu şöhretin evveliyatı kesinlikle sözkonusu olmalıdır. "Meşhur Kebapçı İskender zade Nurettin Efendi" altyazılı fotoğraf bu iddiamın delili.

EMEVİ-HAŞİMİ REKABETİ

Resim
Müslümanlar için kapanmaz bir yara haline gelen Şii-Sünni rekabetinin aslı astarı işte bu kadar basit. İlkel Arap kabileciliğinin, asabiyetin (kan bağı) somut bir örneği. Üstelik buradaki hadise İslamiyetin zuhurundan yıllar evvel gerçekleşiyor. Muaviye, anası Hind, babası Ebu Süfyan hep birlikte Haşimilerin bu olayda Emeviler üzerindeki galebesinin intikamını almaya and içmiş insanlar. Ellerine geçen ilk fırsatta da aynen buradaki gibi hakemle intikamlarını alıp huzura erdiler ama bütün bir İslam toplumunun yüzlerce yıldır kanayan yarasını kapanmamak üzere açtılar. Bırakın bu işleri, Şii-Sünni bilmem ne... Meselenin künhüne vakıf Tevhid Ehli Müslümanlardan olmak kafidir. KUPÜR: Zekai KONRAPA'nın yazısından alınmıştır.


EGE DENİZİ Mİ ADALAR DENİZİ Mİ

Resim
Gazi Mustafa Kemal Paşa “Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz’dir” emrini verdiğinde ordumuz Sakarya’dan güneye kıvrılıp Akdeniz’e yol alırken neden vazgeçmiş de İzmir’e yönelmiş diye düşünebiliriz. Düşünürüz ama cevabını bulamayız. Çünkü böyle bir olay vuku bulmadı. İstiklal Harbi’ni yürüten ordumuz, Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın emrine tabi’ olarak Akdeniz’e yöneldi ve İzmir’i Yunan işgalinden kurtardı. Tabii ki bu İzmir, Antalya veya civarındaki bir yerleşim değildi. Türkler yüzyıllarca Adalar Denizi veya Bahr-i Sefid-Akdeniz adını verdikleri bu denize büyük bir cehalet örneği göstererek 1941’den sonra Ege Denizi, o denizin hinterlandına Ege Bölgesi demeye başladılar. Tabii ki kendi kafalarına göre yapmadılar. Üstelik bilimsel kaygılarla düzenlendiği iddia edilen Birinci Coğrafya Kongresi’nde bu halt işlendi. Orada Adalar Denizi isminin terk edilerek bundan sonra Ege Denizi olarak adlandırılması karar altına alınıyor. Bu değişiklik hangi ihtiyaçtan kaynaklandı, malum değil. Yüz…

MELHAME-İ CEVRİ

Resim
Günümüzde unutulmuş olan “Melhame” türü eserler bir devrin en çok istinsah edilen ve basılan eserleri arasındadır. “Melhame-i Cevrî” adıyla bilineni ise en meşhurlarındandır. Meteorolojik olayların gelişimini inceleyerek o yılda yaşanması muhtemel tabii ve sosyal hadiseleri, nazım halinde izaha kalkışan bir nevi “fal” kitabıdır. Bu akşam çok yağmur yağdı. Fırtınalı, şimşekler, yıldırımlar arasında bir akşam geçirdik. Aklıma geldi, Cevri Efendi bu duruma ne izah getirmiş, Mayıs ayında yıldırım düşerse ne olur? 104. sayfayı buldum. Ahkam-ı Yıldırım başlığı altında aynen şu satırlar yazılıydı: Zahir olursa berk-ı hâtif eğer
Böyledir hikmet-i kaza vü kader Ola şerr u fesad ve cenk ü cidâl
Dem ola seyl ü mâ gibi seyyâl Halk arasında zâhir ola fesâd
Edeler birbiriyle lecc u inâd Aşikâre çıkar harâmîler
Yayıla yeryüzüne leşker-i şerr Tâcirin malı oluna gâret
Ansızun halka erişe âfet Hastalık çok ola bu yıl dahi hem
Derd-i teb nâsı eyleye pür-gâm

HÜNSA-İ MÜŞKİL

Türk Medeni Hukuku'nda yakın zamanlara kadar ihmal edildiği için kamuoyu kültüründen dışlanmış bir kavram vardır. "Hünsa-i Müşkil" diye bilinen bu kavramın kapsamına çift cinsiyetliler girer. Doğuştan çift cinsiyetli olanların toplumsal vaziyetleri üzerine medeni bir şekilde eğilinmediği için karanlık ve karmaşıktır. Oysa İslam Hukuku'nda "hünsa" üzerine epeyce bir kalem oynatılmıştır. Değerlendirmelerin yapıldığı yüzyıllar öncesinin ahlâkî ve hukukî seviyesinin bu konuda günümüzden daha insani olduğuna ait deliller vardır. Çift cinsiyetlileri günümüzde ayıplı hissettiren ve utanılacak durumlara sokan anlayışlarımızın aksine o devirlerde toplum içinde rahatlıkla yaşatabilecek teşhislerde bulunulmuş ve tanımlamalar da gayet isabetli olmuştur. Hünsaların tanımı yapılırken erkeklik ve dişilik aletinden de idrarını yapabilmesi belirleyici olmuştur. Bu tanım üzerinden verilen hükümleri meraklılarının incelemesine bırakıyorum. Bu girişi yapmaktaki esas niyetim b…

NECMEDDİN OKYAY

Resim
Hezarfen Necmeddin Okyay'ın 1920 senesinden kalan mührüdür. 

Medresetü'l-Hattatin'de hocalık ve Üsküdar Gülnuş Emetullah Valide Sultan Camii'nde imamlık vazifesinde bulunduğu sıralarda kendi yazdığı bir arzuhalin altında bulunan mühürde "Mehmed Necmeddin bin Mehmed Nebih" ismi kazılı. Uğur Derman hoca DİA'ya yazdığı maddede Necmeddin Efendi'nin baba ismini Abdünnebi olarak veriyor. Bu mührün sıhhatinden şüphemiz olmadığına göre baba ismini Mehmed Nebih olarak tashih etmek lazım. Zaten Necmeddin Efendi'nin bir oğlunun isminin Nebih olması da bu mührün doğruluğuna bir işarettir.


MECLİS-İ MEBUSAN'IN SON ZABIT CERİDESİ

Resim
Fotoğrafta görülen gazete Türkiye Tarihi'nin önemli bir sayfasının kapanışının timsalidir. 18 Mart 1920 tarihi itibariyle son celsesini toplamış ve bugün itibariyle fiilen kapanmış olan Meclis-i Mebusan'ın Zabıt Ceridesi'dir. Buradan Anadolu'ya geçen ve yeniden seçilen delegelerle 23 Nisan 1920'de Ankara'da Büyük Millet Meclisi (ilk andaki isim böyledir, Türkiye sonradan eklenmiştir) kurulacaktır. İstanbul'da kalan gündemden müzakerelere devam etmek kaydıyla toplanan meclisimiz Kurtuluş Savaşı'nı bilfiil idare etmiştir. İlginç bir durum tespit ettim. Bu gazetede mevcut Rıza Nur ve arkadaşlarının Protesto metni günümüzde TBMM tutanakları arasında aynı buradaki şekliyle bulunmamaktadır. Cumhuriyet Tarihçisi dostlar arasında bu durumun sebebini bilenlerin izahına muhtacız. 




İNNALLAHE MAASSABİRİN

Resim
İran asıllı Çuvalcı Emrullah'ı Osmanlı adliyesi haksız yere hapse atmış ve çeşitli eziyetlerde bulunmuş. Hakkını arayıp sorumluların cezalandırılması talebiyle yazdığı dilekçeleri malum olacağı üzere çeşitli kanallarda örtbas edilip sonuçlandırılmamış. Emrullah Ağa bakmış olmuyor, son dilekçesine aşağıdaki gibi başlamış. İlginçtir bu dilekçe Sadrazam tarafından dikkate alınıp Adliye Nezareti ile muhabere edilmiş. Şimdi olsa akıbet nasıl olurdu bilemiyorum ama mahkemeye hakaretten yallah zindana pek uzak bir ihtimal değil galiba. METİN: Mesned-i Celil-i Sadaret-i Uzmaya
Ne bitmez tükenmez tahkikattır. On aydan beri hâlâ devam ediyor.
İnnallahe maassabirin. [Bakara 153, Allah Sabredenlerle Beraberdir]

MİSAK PALAMUTOĞLU

Resim
Misak Palamutoğlu. Babıali'nin en eski kitapçılarındanmış. Zaman Kitabevi sahibi. Vaktiyle Londra'ya yerleşmiş oğlu Jan Palamutoğlu'na sipariş ettiği kalp ilacını getiremeden oğlu vefat ederek evlat acısını yaşlı yüreğinde hissetmiş. Bunun üzerine kalp ilacını tedarik edip biriyle İstanbul’a göndermesini bu sıralarda Paris’te bulunan Taha Toros beye yazıyor.  Hem de ne yazma. Sene 1961, bizim Misak Efendi güzel bir Türkçe ile eski yazıyla bu mektubu yazıyor. Dostluk böyle bir şey olmalı. Bizim anlayamadığımız bu ulvi hisleri yaşatmış Osmanlı nesline selam olsun. Kendilerine hürmeten mektuplarını yeni yazıya aktarmayorum. Okumak isteyen Misak Efendi gibi öğrensin efendim…


KİM KİMDİR

Resim
Zahmetli ve yorucu çalışmaları göze alarak girişilen bir yolun ardından 1961-62 yıllarında ortaya çıkan bu eser Türkiye'deki ilk çalışma olduğunu iddia etmekle beraber Mehmet Zeki'nin "Türkiye Teracim-i Ahval Ansiklopedisi" 1929 tarihiyle ondan çok önce yayınlanmıştır. Osman Nebioğlu "Who is Who" dan esinlenerek eserine bu ismi koymuştur ama önceki eser de aynı mahiyettedir. Eserinde yer vermek istediklerine gönderdiği matbu mektupla birlikte kitaptan birkaç sayfayı sunuyorum.




DOBRUCA’DA KALAN TÜRK EMLAKİ

Resim
Günümüzde Romanya ile Bulgaristan arasında taksim edilmiş, bin yıllık bir Türk yurdu olan Dobruca’yı bilir misiniz? Babadağı, Balçık, Hırsova, İsakça, Köstence, Maçin, Mangalya, Mecidiye, Pazarcık, Silistre ve Tulça gibi büyük kentleri barındıran Tuna munsabının güneyinde Karadeniz’e kıyısı olan bir bölgedir. Oğuzların Anadolu’ya kesin olarak yerleşmesinden çok önce Kuman ve Peçeneklerin kendilerine mesken tuttukları bu topraklarda günümüzde bile Kuman ve Peçenek adları yerleşim birimlerinde yaşamaktadır. Osmanlı hâkimiyeti içinde geçen yıllarda buranın Türk kimliği daha da pekişti. Sarı Saltuk ve Şeyh Bedreddin bu bölgelerle anılır oldu. Sultan Abdülmecid’in adına izafeten Mecidiye adı verilen koca bir şehir kurularak Kırım’dan ve Kafkaslardan sürülen Tatar ve Çerkesler de bu bölgeye iskân edildiler. Böylelikle kuzeyden Rus akınlarına karşı bir nüfus takviyesi de düşünülmüş olabilir. Bu bölge 1877-78 Savaşından sonra Romanya ve Bulgaristan arasında git-gel vaziyetine düştü. Hâkimiyet…