Kayıtlar

Ocak, 2015 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

GÖZDEN SÜRMEYİ ÇALMAK

Resim
Günümüzde hırsızlık kariyerindeki zirve noktasını ifade ederken söylenegelen bu deyime yüklenilen mâna ve mefhum ile gerçeğinin hiç alakası yoktur. Eskiden “gözden sürmeyi çeker” şeklinde kullanılırmış. Günümüzde daha çok “adamın gözünden sürmeyi çalar” şekliyle söyleniyor. Bir kere sürme zaten çoğunlukla kadınların sürdüğü bir malzeme. Yaygın değildir ama  bazı erkekler de kullanırdı. Erkeklerin çok yaygın olarak kullanmaları gerekir ki “adamın gözü” nitelemesi normal karşılansın. Bu sebepten kavramların karşılığını başka yerlerde aramak gerekiyor. Bu deyimdeki “sürme” tersanelerde gemi yapımında kullanılan bir kereste ürünü. “Göz” ise ekli resimlerde de görüleceği üzere tersanelerdeki kemerli bölmeler. Bazı gözlerde gemi inşa edilirken, bazılarında da  boyları 15-20 metrelere ulaşabilen sürmeler saklanıyor. Buraları tabii olarak asker koruması altında. Şimdi bir hırsız öyle maharetli olabilecek ki o kadar nöbetçiyi, engeli aşacak, gözlere girecek ve oradaki dev gibi sürmeleri çalaca…

MÜBADİL TÜRKLER VE SELANİK DÖNMELERİ

Resim
Lozan Antlaşması gereğince Türkiye ve Yunanistan arasında “Nüfus Mübadelesi” yapılmıştı. 1924 yılında gerçekleşen bu mübadelenin şimdiye kadar hiç bilmediğim bir boyutuna rastladım. Mübadeleyi anlatırken, Selanik Dönmeleri üzerine de orijinal olaylar ve isimlerden bahsediyor. Bizzat Selanik’in yerli Türk eşrafından birinin gözlemlerinden ibaret, birinci elden malumat içeren bu satırları, yorumsuz olarak sizlere sunuyorum. (Metnin dijital görüntülerinden takip edebilmeniz için sayfa numaralarını köşeli parantezde belirttim.) METİN: RUMİLİ MUHACERETİ SELANİK’TEKİ TÜRK MÜSLÜMAN KARDAŞLARIMIZIN AHVALİ
Yeni gelen Rumili muhacirlerinden bir zat, idarehanemizi ziyaret etti. Bu zat, Selanik eşrafından ve Müftüzadelerden Mehmed Mustafa Efendi namında bir gençtir. Oradaki Müslüman muhacirler hakkında bize uzun uzadıya malumat verdi. Bu malumatı hulasaten enzar-ı kariine [okuyucuların nazarına] arz etmeyi faideli addettik. Mumaileyh diyor ki: -Bugün Selanik şehri bir mahşer gibidir. Her tarafta…

EN ESKİ OSMANLI ARMASI

Resim
Bu resimde görülen arma benzeri şekillerin tarihinden daha eski bir armaya tesadüf edemedim. Bu resimde görülenden daha eski tarihli bir arma görebilen var mı?

EFENDİNİN NUMARASINI ALINIZ LÜTFEN

Resim
Ebül’ula Mardin, Mekteb-i Hukuk yani Hukuk Fakültesi’nde 1899-1903 yılları arasında okumuş, Osmanlı döneminde yani. Köken olarak molla, müderris bir aileden geliyor. Yıllarca Medeni Hukuk Ordinaryüs Profesörü olarak yüzlerce hukukçu yetiştirmiş. Kendine asistan seçerken tamamen liyakate önem vermiş. Sonradan asistanı olacak İsmet Sungurbey’i daha talebeliğinde keşfetmiş. Hukuk Fakültesi’nde Eşya Hukuku dersini takrir eden Ebül’ula Mardin, talebe Sungurbey’in bir soruya verdiği cevaptan memnun kalınca yanındaki asistanlarına dönerek “Efendinin numarasını alınız lütfen” demiş. Bundan sonra da ilgi ve teşviklerini esirgemeyerek kendi kürsüsüne asistan olarak almış. Şimdi ne var bunda diyebilirsiniz. İsmet Sungurbey, Türkiye İşçi Partisi’nin kurucu ve önderlerinden biri. 1961-1971 arası aktif olarak TİP hareketinde rolü var ve 12 Mart’ta bu yüzden hapis yatıyor. İşte sonradan TİP’çi olacak İsmet Sungurbey’i Ebul’ula hoca hiç çekinmeden kürsüsüne asistan seçebiliyor. Öğrencilğinde en azınd…

BAĞDAT VALİSİ SÜLEYMAN PAŞA’NIN İDAM YAFTASI

Resim
Tahminen 1810 yılına tarihlenen bu belge bir idam yaftası suretidir. Bağdat Valisi Küçük Süleyman Paşa, Sultan İkinci Mahmud’un bu bölgeye gönderdiği meşhur Halet Efendi tarafından idam ettirilmiştir. Kesik başı İstanbul’a gönderilmiş olmalı ki Topkapı Sarayı’nda Ortakapı veya Babussaade dışındaki ibret taşına konularak halka izlettirilmiş ve o kesik başın yanına da bu ibareleri içeren bir yafta konulmuştur. İdam yaftasında dile getirilen suçlamaların bugünkü Irak coğrafyasındaki durumla ne kadar örtüştüğü şaşırtıcı olmaktadır.
METİN:
Bağdâd-ı behişt-âbâd misillü a’zam-ı bilâdın taraf-ı Devlet-i Aliyye’den mansûb valisi olup def’-i mazarr-ı ibâd ve icrâ-yı adl u dâd ile tahsîl-i izdiyâd-ı rızâ-yı Bârî ve tekmîl-i inkıyâd-ı emr-i hazret-i tâc-dârî eylemek fariza-i zimmeti iken bu meslek-i rızâ-kârîden münfek olarak Haremeyn-i Muhteremeyn’e ihâneti rûnümâ olan Hâricî mel’ûnu tarafına istinâd ve ol havâlî kabâ’il ve aşâyirini başına cem’ u ihtişâd ve evâmir u nevâhî-i ulü’l-emre itâ’at…

OKMEYDANI VE OKÇULUK

Resim
Ahmed Safi Efendi'nin "Sefinetü's-Safi" nâm dev eserinde Okmeydanı ve Okçuluk tarihimize ait orijinal malumatı sizlere takdim ediyorum. Fotokopide okunamayan bazı yerleri var ama yine de mânâ kaybolmuyor. 

OKMEYDANI

Okmeydanı Mescidi’ni Fatih Sultan Mehmed bina edip sonra Bayezid-i Sani müstakil vakıf tayin ile tekye ve matbah bina eyleyip daha sonra mülûk ve vüzera ve sair bazı ashab-ı hayr vakfına zam ile taamını teksir ve mahallini tevsi’ eylemişlerdir. 1184 senesi kazasker muhzırlarından el-Hac Ebubekir Ağa bir minare bina eylemiştir. 1234 senesi Mahmud-ı Sani mezkûr tekyeyi ve cami-i şerifi tecdîd ettiği esnada minaresini de resm-i cedîd üzere bina ettirdi. Sene-i mezbûre Cumadelulâsının yedinci yevm-i hamsinde ba’delasr lodos tarafından hübûb eden şedîd rüzgâr minarenin nısfından ziyadesini yıktığından tekrar bina olunmuştur ve mahall-i mezburda minberi Ahmed-i Salis bina etmiştir.
Kasr-ı Hümayun tahtında bir kuyu olup tekyenin de iki kapısı vardır. Minberin evvel…

RUMELİ HİSARI CAMİİ

Resim
Rumeli Hisarı Camii'nin ihya edilmesine karşı gelen itirazları anlayamıyorum. Burası Türk Medeniyeti'nin en önemli eserlerindendir. Dört ay gibi akıllara zarar kısacık bir sürede inşa edilmesi Türk mühendisliğinin geçmişini dünyaya ispatlayan en yetkin vesikalarındandır. İstanbul'un fethinin 500. yılını kutlama projelerinden birisi buranın yıkılarak yerine 100 metrelik Fatih heykeli kondurmaya yönelikti. Fatih'in en büyük abidesini yıkıp da yerine heykelini dikmeyi önerenin kasd-ı mahsusu ebediyyen gerçekleşmeyecektir. Yüksek Mimar Cahide Tamer'in gayretleriyle bu tarihi mirasımız restore edildi ama ne yazık ki hisar içinde zamanla oluşan Türk evleri ve mahalle yok edildi. Daha eskilerde yıkılmış bir camii ve şerefeden aşağısı duran bir minare de vardı. Burası da ne yazık ki konser sahnesi haline dönüştürüldü. Yıllarca bu caminin ve mahallesinin yeniden ihya edilmesini bekledim. Bugünlerde sadece cami yeniden inşa ediliyormuş. İtirazlar da burada başlıyor zaten. N…

KAHVEYE HUBUBAT KARIŞTIRAN LANETLENMİŞ KAHVECİLER

Resim
Osmanlı topraklarıyla tanışmasından Üçüncü Selim devrine kadar Osmanlı insanının karakteristik özelliği haline gelen kahve haliyle çok yaygın ve ticareti de bir o kadar karlı bir ürün. Nizam-ı Cedid düzenlemeleri esnasında kahve üretim ve pazarlamasına da el atılmış. Zira o devirde kahvenin kendisi yerine ona benzer ne gibi hububatlar varsa onları öğütüp millete kahve yerine içiriyorlarmış. Zaten kârlı bir iş yapmalarına rağmen kâr üstüne kâr etmek ve bunu milletin aleyhine gerçekleştirmek isteyenler her devirde mevcut demek ki… Tüketicinin gerçek kahveyi içebilmesi için derli toplu bir nizamname hazırlanmış. Bunun gerekçe kısmından bir bölümü sizlere sunuyorum.

SADELEŞTİRME:

Bugünlerde insanların içmeyi alışkanlık haline getirdikleri ihtiyaçlarından olup, sokaklarda ve pazarda kahve diye alım-satımı yapılanların çoğu kahvenin kendisi olmayıp, kahve özelliği gösteren hububat ile karıştırılarak döğülen bir üründür. (Döğme yerine artık “çekilme” tabiri kullanılıyor. Sınırlı üretilen di…

MOLLA KÂBIZ

Resim
1527 senesinde, Kanuni’nin saltanatı sırasında, Makbul İbrahim Paşa sadrazamlığında gücünün zirvesinde iken İstanbul’da garip bir olay yaşanır. Etraf komşuların sindirildiği nisbî barış devresinde İran’dan gelen Molla Kabız isimli biri halk ve ulema arasında Hz. İsa’nın Hz. Muhammed’den üstün olduğunu iddia etmeye başlar. Bu iddiasını ayet ve hadislerden çeşitli delillerle de perçinleyerek, kafasını iyice karıştırdığı sıradan insanları ikna eder hale geldi. Durumdan rahatsız olup vazife çıkaran ama fikren rakiplerini alt edemeyen bir kısım ulema ve dindar da Molla Kabız’ı yaka-paça Divan-ı Hümayun’a, Sadrazam Makbul İbrahim Paşa’nın huzuruna çıkardılar. İkisi de makam sevgisiyle dolu ve büyüklük taslama sevdalısı olan Rumeli Kazaskeri Muhyiddin Çelebi ile Anadolu Kazaskeri Kadiri Efendi önünde Molla Kabız iddiasını dillendirmeğe başladı. İki kazasker de iddiaları çürütecek cevap bulamayıp, işi şirretliğe dökerek asarız-keseriz demeğe başlayınca Sadrazam İbrahim Paşa duruma müdahale et…

ELÇİ DAVİD UNGNAD

Resim
Avusturya İmparatoru I. Maximilian’ın elçi olarak 1573’de İstanbul’a Sultan İkinci Selim nezdine gönderdiği David Ungnad, Grekçe, Latince, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Çekce, Hırvatça, Macarca biliyormuş. Sefaret heyetinin Protestan vaizi olan Stephan Gerlach bu seyahate dair müşahadelerini yazdığı kitaba “Türkiye Günlüğü” ismini vermiş. Torunu tarafından da 100 yıl sonra 1674’de kitap olarak bastırılmış. Tam 333 yıl sonra 2007’de Kemal Beydilli hocamız editörlüğünde Türkis Noyan çevirisi olarak Kitap Yayınevi tarafından basılmış. Şimdi bu tarihleri zikrediyoruz ki ne kadar meraklı bir millet olduğumuzu anlayalım! Yahu adama alt tarafı Protestan vaizi dersin ama geçtiği yolları, kaldığı İstanbul’u olduğu gibi anlatmış. İnsan bu adam bizim hakkımızda ne demiş diye merak eder. O tarihlerin sivil Türkiye’sini anlatan ve o zamanlardan kalan doğru dürüst bir kitabımız yok. Hani Çin yıllıklarından eski Türk tarih ve ananelerini çıkardığımız gibi bu seyahatnamelerden de kendimizi öğrenec…

POLEKSİYA - KÜÇÜK YAŞTA EVLİLİKTEN KİLİSEYE, GENELEVDEN MİLİTANLIĞA, 28 YAŞA SIĞAN BİR HİKAYE

Resim
İnsanlık aynı seyri takip ederek bugünlere geldi ama kimi yerinde sayıyor, kimi meziyette bir üst fazilet seviyesine çıkmaya çalışıyor, kimi de ilkel toplum kurallarını işletiyor. Küçük yaşta kızların yaşlı heriflere para karşılığı satılması da sadece bizde olmuyormuş. Sırp kızı Poleksiya 28 yaşında iken Bulgar İhtilal Komitesi üyesi olmak töhmetiyle yakalanmış. Sorgu tutanaklarında öyle bilgiler veriyor ki ne bahtsız bir kadınmış diye üzülüyorum. Henüz 14 yaşında dayısıyla babası 500 kuruşa bir ihtiyara satmışlar kızlarını...Altı ay zorunlu beraberlikten sonra sevdiği bir adam çıkmış karşısına, birlikte firar etmişler ama bu sefer başka bir kayaya çarpmışlar. Oradan kiliseye, geneleve, kafe-şantana, terör örgütü militanlığına kadar uzanan maceralı bir hayatın sorgusu önümde duruyor. Buradaki ifade, Türkçe bilmeyen Poleksiya'nın yeminli tercüman Jandarma Yahya ve Polis Aziz Efendi'nin çevirisine göre alınan ifadesidir. Metnin dilinde bazı kopukluk ve farklılıklar olması tabii…

SURRE ÇANTASI

Resim
Osmanlı devrinde hacılarla birlikte Mekke ve Medine'ye Surre Alayı da gönderilirdi. Bunu herkes bilir de ne gönderilirdi pek bilinmez. Resimdeki çanta ve benzeri çantalar çoğunlukla İstanbul ve çevresinde yaşayanların Mekke ve Medine'de yaşayanlara yaptığı maddi yardımları nakletmeye yarardı. İki yüzünde de isim ve adres bulunurdu. Sırma işlemeli deri çantaların bir yüzünde gönderenin, diğer yüzünde alıcının isim ve adresleri yer alırdı. Çoğunlukla gönderilen kişiye hitap eden bir mektupta kaç altın gönderildiği yazılırdı. Muhakkak göndereni ve yedi sülalesini Kâbe’de dua ederken unutmamasını tembih eden uyarılar ihmal edilmezdi. Bu çantayı alan Mekke veya Medine sakini, altınları afiyetle yedikten sonra nereden aldığı belli olmayan bir miktar tozu bir kâğıdın, bir zarfın arasında çantaya koyarak geriye İstanbul'a gönderirdi. Kâbe veya Medine tozu, toprağı olarak değerlendirdiğimiz bu zarfların bazen hiç açılmadığını gördüm. Acaba çanta sahiplerinin bazıları bunların kutsi…