Kayıtlar

Eylül, 2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ARAPLAR TÜRKLERDEN ÜSTÜNDÜR!

Resim
İkinci Meşrutiyet’in sağladığı basın özgürlüğü ortamında “bir iki kendini bilmez sersem!” Arap kavmine laf söylemiş. Beyrut’un birkaç gazetesi de bundan alınmış ve polemiğe başlamış. Mizancı Murad Efendi de “Mizan” gazetesinde ortalığı yatıştırmak uğruna çanak yalayıcılığa soyunmuş. Bırakın eşitliği,  Arapların zaten Türklerden üstün olduğunu, Türklerin Arapları anaları gibi bildiğini, kutsamaktan geri kalmadıklarını söylemekten çekinmiyor. Mizancı Murad fikri çalkantılarla dolu hayatının son demlerinde “İslamcılık”ta karar kılmış bir kaybeden… Son hutbesinde “Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığını” beyan eden bir peygamberin ümmeti olmaktan ne anladığı da aşağıdaki yazısında ayan beyan ortada zaten.
ARAP VE TÜRKYaptığını da, yazdığını da bilmez sersemin biri yahut ikisi makalelerinde cahilane bir takım sözler cümleler kalemlerinden kaçırmışlar imiş.Dinen, medeniyeten kavm-i necib-i Arab’a karşı, yevm-i zuhurumuzdan beri medyun bulunduğumuz, ilelebet …

ANNEMİN MEZARINDA*

Resim
Kabrine geldim sevgili anam! «Yetim-i tarih, yetim-i vatan»
Bayrağım düştü oldum perişan, Yıkıldı yurdum söndü hanüman
Güzel vatana hep eller doldu, Kâşânem, evim tarumar oldu
Kızlar kadınlar sararıp soldu, Hep ak sakallar süpürge oldu.
Feryada geldim vahşetten Allah! Yok mudur Türk’e bir hakk-ı hayat!?
Geçsin mi böyle kanlar içerek, Beşerin ömrü beşer keserek;
Değil misin sen ancak müebbed Caiz mi Ya Rab fâniye zillet!
Hâşâ imanım Allahu Ekber Mahlûku Hâlık elbet afv eyler.

Büyükada Mürüvvet Aziz
*İşgal senelerinin teessüratından.

HANDAN EFENDİ

Resim
Sultan Birinci Ahmed’in anası Valide Handan Sultan’ın el yazısını henüz tespit edemedim. Geçenlerde bir belgenin arka yüzündeki mühürde talik hattıyla “Handan” ismini görünce “tamam işte bu” dedim. Heyecanla mektubu okumaya başladım ama bir kadının, hele hele bir Valide Sultan veya Kadınefendinin üslubuyla alakasız bir metindi. Üst düzey bir memurun mektubu olduğu anlaşılıyordu. Sonra mührü yakın plan incelemeye alınca en altında belli belirsiz 58 tarihini fark ettim. “Bu erkek Handan kim ola ki” diyerek can simidimiz Mehmed Süreyya Bey’in Sicill-i Osmani’sine sarıldım. Gördüm ki Handan Efendi diye kölelikten Bağdad Mollalığına kadar yükselmiş ve 1061’de (miladi 1651) vefat etmiş bir Handan Efendi var. Bundan başka birkaç Handan Ağa da var ama tarihleri daha eski. Neyse ki erken karar vererek Handan Efendi’nin mektubunu Valide Handan Sultan’ındır diyerek ortaya atılmadık..

VATAN HAİNİ-DEVLET HAİNİ

Osmanlının sonlarında Abdülhamid muhaliflerine, Jön Türklere, ayrılıkçı Arnavutlara "devlet haini" yaftası yapıştırılıyor. Devlet padişahın şahsında vücut bulduğundan aslında ortak bir değer olması gereken "vatan"ın yerinde “padişah” duruyor. İkinci Abdülhamid'in sonlarına kadar "vatan haini" diye bir kavrama rastlanmıyor. Vatan denilince köy meydanındaki çeşme başı akla geliyor çünkü. "Vatan'ın bir karış toprağı, bir tek çakıl taşı feda edilmez" mottosunun da bir karşılığı yok. Padişah tasdikiyle bazı kara parçaları, adalar, üzerindeki insanlarıyla birlikte düşmana terk edilebilir, kiralanabilir. 1878 Berlin Anlaşmasına kadar terk edilen topraklardaki Müslümanların akıbetinin ne olacağına dair tek bir kaygı yok. Savaşa teşvik edilen insanlara “şehitlik” mertebesinden başka bir hedef gösterilemiyor. Buna rağmen “Tanrının yeryüzündeki gölgesi olan Halife” itikadıyla şekillenen düalist bir yapının gereği olarak Müslümanlardan “uğur-ı padi…

TARIK AKAN'A RAHMETLER OLSUN

Bazı sevdiğimiz ünlüler vardır, hayatımızın büyük bir kısmında hep yanımızdadır. Medya kanalları ile yaşatılan bu beraberlik, farkında olmasak da bizleri onlarla aynı hayatın bir parçası haline getiriyor. Üstelik hayatımızın kısa bir döneminde de olsa aynı ortamlarda bulunmuşsak hatıraları her dem taze kalıyor. Medyatik-sayısal görüntüleriyle canlandırdığımız o insanın kanlı, canlı haliyle iki diş muhabbet etmek, yiyip, içmek, oturup kalkmak zihnimizin hatıra deposunda silinmez izler bırakıyor. İki yıl önce başka bir bağlamda paylaştığım şu tecrübe, Ali Özgentürk'ün "Su da Yanar" filminin çekimlerinde yaşanmıştır. O vakitler hikayeyi öne çıkarmak adına filmin adını yazmamıştım. Rahmetli Tarık Akan'ı başrolünü oynadığı film dolayısıyla tanıdım. İzmir'de bir hafta Basmane'de bir otelde kaldık. Her akşam set olarak Kordon restoranlarına takıldık. Oradan geldikten sonra da Asya Film'in Erman Han'daki bürosunda çalıştım. Ne güzel günlerdi. Hiç aklımdan çık…

İNEGÖL OYLAT MAĞARASI

Resim
İnegöl'ün Oylat Kaplıcaları yakınında 700 metre derinliğinde muhteşem bir mağara olduğunu biliyor musunuz? Çocukluğumuzda derenin içinden yaklaşabildiğimiz kadar yaklaşırdık ama yüksekliğini ve önündeki yaprak deryasını aşıp da içeriye giremezdik. Sonraları dikkatleri üzerine çekerek 2006 yılında turizme açıldı ve ben 10 yıl sonra ilk defa gezebildim. İçinden 52 ton yarasa gübresi çıkarılmış. Aslında kimyevi olarak bulunması zor bir meta. İhracat bağlantıları yapılmış ama işin içine bir şekilde İsrail karışınca gerçekleşmemiş. Oradakilerin ifadesine bakılırsa tamamı köylülere gübre olarak dağıtılmış. Göremeyenlerin gezi programlarına almasını tavsiye ediyorum.













OKÇULAR TEKKESİ SİCİL DEFTERİ

Resim
Günümüzde “tekke” denilince sadece tasavvuf boyutu akla geliyor. Bir şeyhin çevresinde toplanan müritlerin, kendi tarikat kuralları çerçevesinde ayin, zikir gibi eylemleri yerine getirdikleri mekân anlaşılıyor. Oysa Osmanlı devrinde farklı fonksiyonlar icra edilen tekkeler de vardı. Günümüzün hemşehri dernekleri gibi, farklı İslam ülkelerinden Osmanlı ülkesine gelenlerin buluşma noktaları olan tekkeler vardı mesela… Özbekler Tekkesi, Hindîler Tekkesi gibi yerler belirli bölge insanlarının İstanbul’daki buluşma merkezleriydi. Miskinler Tekkesi olarak adlandırılan yerler, o devirlerde dermansız bir derde müptela olarak algılanan cüzzam hastalarının Batı’da gördükleri muamelenin aksine daha insancıl şartlarda barındıkları yerlerdi. Bir de Okçular Tekkesi olarak bilinen yerler vardı ki tamamen günümüzün spor klüpleri gibi faaliyet gösterirlerdi. Başlarında yine beratla tayin edilen şeyhleri olurdu. Zaman içerisinde şekillenip geleneksel hale gelmiş dua, ayin, tören, ziyafet, müsabaka ritü…