TARIK AKAN'A RAHMETLER OLSUN

Bazı sevdiğimiz ünlüler vardır, hayatımızın büyük bir kısmında hep yanımızdadır. Medya kanalları ile yaşatılan bu beraberlik, farkında olmasak da bizleri onlarla aynı hayatın bir parçası haline getiriyor. Üstelik hayatımızın kısa bir döneminde de olsa aynı ortamlarda bulunmuşsak hatıraları her dem taze kalıyor. Medyatik-sayısal görüntüleriyle canlandırdığımız o insanın kanlı, canlı haliyle iki diş muhabbet etmek, yiyip, içmek, oturup kalkmak zihnimizin hatıra deposunda silinmez izler bırakıyor. İki yıl önce başka bir bağlamda paylaştığım şu tecrübe, Ali Özgentürk'ün "Su da Yanar" filminin çekimlerinde yaşanmıştır. O vakitler hikayeyi öne çıkarmak adına filmin adını yazmamıştım. Rahmetli Tarık Akan'ı başrolünü oynadığı film dolayısıyla tanıdım. İzmir'de bir hafta Basmane'de bir otelde kaldık. Her akşam set olarak Kordon restoranlarına takıldık. Oradan geldikten sonra da Asya Film'in Erman Han'daki bürosunda çalıştım. Ne güzel günlerdi. Hiç aklımdan çıkmamış. İşte aşağıdaki hatıramı da Tarık Akan'ın hatırına yeniden paylaşıyorum. Nur içinde yatsın.
İZMİR-ÇİĞLİ HATIRASI 
 Üniversite yıllarımda bulduğum her işte çalıştım. Şarküteri, butik işlettim; pazarlamacılık, anketörlük, tezgahtarlık yaptım. En çok hoşuma gideni ve parası iyi olanı da figüranlıktı. Kaldığımız yurtta öğrencileri örgütleyip reklam ve sinema filmi çekimlerine götürüp hem onlardan komisyon alıyor, hem de kendi yevmiyemizi kazanıyorduk. Böyle bir figürasyon işinde kendimi birden bire prodüksiyon görevlisi olarak buluverdim. Daha sonra samimiyetimizin ilerlediği bir abimiz bize yol verdi ve filmin sonuna kadar film ekibinin asli üyesi olduk. Çekimler için bir haftalığına İzmir'e gitmiştik. Orada Çiğli havaalanı yakınlarında sazlık, bataklık bir arazinin kuru ve düz kısımlarında çekilecek sahneler vardı. 1986 senesinin zannederim Kasım ayında buz gibi esen rüzgarın her şeyi uçurduğu bir günde çekim yapılacaktı. 9 Eylül Üniversitesi Sinema-Televizyon bölümünden de 40-50 civarında figüran kadrosu gelince çekim alanında mahşeri bir kalabalık yerini aldı. Civardaki üç köyün ortalarında bulunan plato, ünlü oyuncular ve yönetmenimizi izlemek, bir film çekimini görmek isteyen meraklı köylülerle dolup taştı. Konuksever köylüler yanlarında getirdikleri çaydanlıklarla bardak bardak çay ikram etmeyi de ihmal etmediler. Bunların ele avuca sığmaz çocukları ise en kalabalık ve meraklı izleyici kitlesini oluşturuyordu.
Senaryoya göre film bobinlerinin açık havada yakılması sahnesi çekilecekti. İstanbul'dan bin bir zahmetle iki çuval film bobini satın alıp, taşıyıp İzmir'e getirmiştim. Set görevlileri eski ve yıpranmış bu filmleri iki yüz elli metrekare bir alanın ortasına yaydılar. Köylü çocukları zapt edilemez bir cüretkarlıkla bu sahneye dalıp makaralarından açılmış filmleri almaya çalışıyorlardı. Set görevlileri ne yaptılarsa, ne ettilerse çocuklara engel olamadılar. Durumu uzaktan izleyen bendeniz çocukların yanına gittim ve sert ama babacan bir üslupla "uslu dururlarsa film çekimi bittikten sonra bu filmlerin kendilerine verileceğini" söyledim. Aslında filmler yakılacaktı ama geride kalacak bazı parçalar olması muhakkaktı. Bunları düşünerek öyle söyledim. Hepsini dört-beş sıra halinde dizerek oturttum, aynı zamanda içlerinden uzun boylu üç çocuğu yanıma çağırdım. Ergenlik içindeki bu çocuklar gururla yanıma geldiler. Sağa sola ve ortaya bunları yerleştirerek diğerlerine mani olmalarını, film bitince en uzun film şeritlerini kendilerine, kalanlarını öteki çocuklara vereceğimi söyledim. O üç çocuk diğerlerini öyle bir sindirdiler ki yerinden kimse kalkamaz oldu. Yönetmenimiz uzaktan bizi izliyordu. Durumu ona da anlattım ve olurunu aldım. 
Çekimler bitti ve soğuktan donmuş olan ekip, yönetmenin stop komutuyla hemen toparlanmaya başladı. Ben de yönetmenden "yangından kalan filmleri çocuklara verelim" iznini aldıktan sonra "filmler artık sizin" diye bağırdım. Öyle bir hücum ettiler, buldukları filmlerle öyle bir mutlu oldular ki, bütün set işi gücü bıraktı çocukları seyretmeye koyuldu. Tam o sırada yönetmen toparlanmakta olan set görevlilerini durdurdu ve sökülmeye başlanan şaryoyu falan yeniden kurdurdu. Bana geldi ve çocukları yeniden aynı şekilde toplayıp birden bire sahaya salmamı söyledi. Tabii ki çocuklara "bu sefer siz de filmde oynayacaksınız" deyince fevkalade mutlu oldular. Yönetmenin istediği gibi aynı coşkuyu yeniden göstererek kusursuz bir performans sergilediler. Film gösterime hazırdı artık. Bir de baktım ki yönetmen, filmin afişini o sahne ile hazırlamış. Çok mutlu oldum haliyle, bu afişte benim de bir payım var diyerek... 
Her neyse işte, bu çocuklara yaptığımı, içlerinden üç uzunu ayırıp onlara lider tayin etmemi hiç unutamadım ve hayatım boyunca nadim oldum. Hep merak etmişimdir, acaba o üç uzun, gürbüz çocuk şimdi nerelerdedir, acaba onlar da üç kuruşluk film için arkadaşlarını sindirmekten pişmanlık duymuşlar mıdır?

Yorumlar