VATAN HAİNİ-DEVLET HAİNİ


Osmanlının sonlarında Abdülhamid muhaliflerine, Jön Türklere, ayrılıkçı Arnavutlara "devlet haini" yaftası yapıştırılıyor. Devlet padişahın şahsında vücut bulduğundan aslında ortak bir değer olması gereken "vatan"ın yerinde “padişah” duruyor. İkinci Abdülhamid'in sonlarına kadar "vatan haini" diye bir kavrama rastlanmıyor. Vatan denilince köy meydanındaki çeşme başı akla geliyor çünkü. "Vatan'ın bir karış toprağı, bir tek çakıl taşı feda edilmez" mottosunun da bir karşılığı yok. Padişah tasdikiyle bazı kara parçaları, adalar, üzerindeki insanlarıyla birlikte düşmana terk edilebilir, kiralanabilir. 1878 Berlin Anlaşmasına kadar terk edilen topraklardaki Müslümanların akıbetinin ne olacağına dair tek bir kaygı yok. Savaşa teşvik edilen insanlara “şehitlik” mertebesinden başka bir hedef gösterilemiyor. Buna rağmen “Tanrının yeryüzündeki gölgesi olan Halife” itikadıyla şekillenen düalist bir yapının gereği olarak Müslümanlardan “uğur-ı padişahi-padişah uğruna” can vermeleri isteniyor. Gayrimüslimlerin de askere alınmaları, devlet memuru olabilmelerinin yolu açıldığında bu hassas yapı bozuluyor. Dindar-dinsiz, mümin-kafir ayrımı anlamsız kalıyor. “Haydi hep birlikte bu vatanın eşit vatandaşları olalım” anlayışına geliniyor. Bu anlayışın laiklikle sonuçlanması içgüdüsel değildi, bir tercihti. İyi kötü bu kadar maceradan sonra kitleleri uğur-ı padişahi yolunda can vermeye davet edebilmek, iyi vatandaş ve vatansever olduğu halde kafamıza uymayan zihniyet sahiplerini devlet haini olarak yaftalayabilmek için “Tevhid-i Tedrisat” öncesinde olduğu gibi bir eğitim sistemine ihtiyacımız olduğu kesindir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Prof. Dr. SURAIYA FAROQHI İLE MÜLAKAT