Kayıtlar

2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

MEKKE'NİN FETHİNİ KUTLAYAN SAMİMİ MÜSLÜMANLARA

Resim

GAVURA GAVUR DİYEREK DİKİLEBİLMEK

Geçenlerde (29 Kasım) yaptığım bir paylaşımın son cümlelerini naklediyorum. «Bu topluma Tanzimat sonrasının gerçek Osmanlılık ideolojisini benimsetmenin tarihi şartları ortadan kalkmıştır ama varsayalım 19. yy. dinamikleri bugün mevcut olsa Türk-İslam ağırlıklı bugünkü topluma o devrin anlayışını dayatmak "dinsizlik cereyanı" kadar ağır gelecektir. Yavaş yavaş o şartları bugüne taşıyacağım.» Bu satırları yazmamın üzerinden hafta geçmeden Numan Kurtulmuş şöyle konuşmuş… "Bizim bu bağımsızlık meselesini ciddiye almamız lazım. Bizim için bağımsızlık gâvura 'gâvur' diyerek karşısına dikilebilmektir" Tanzimat’tan sonra ortaya çıkan “gâvura gâvur denmeyecek” ilkesini bizim zamanımızda ilkokul müfredatına almışlardı. Numan Kurtulmuş da bundan “vareste” değildir. O da bunu biliyor mutlaka. Ama kalkıp da “gâvura 'gâvur' diyerek karşısına dikilmekten" söz ediyorsa işte ilk paragraftaki hükmümün tecellisi karşımızda demektir. Neo-Osmanlıcılık denen toplu…

HALEP FALSOSU

Halep siyasetindeki büyük falsonun ardından maziye bir nazar etmekte yarar görüyorum. İran Devrimi’nde Humeyni’nin “devrim ihracı projesinden” kendine vazife çıkaran ilk örgüt, Müslüman Kardeşler’in Suriye ayağıydı. Şubat 79 devriminden sonra İran’ın kendilerini destekleyeceğini düşündüler ve Haziran 79 Halep Topçu Okulu saldırısıyla eyleme geçtiler. Bu tarihten sonra terör o kadar yaygınlaştı ki olaysız gün geçmiyordu. Suriye hükümet güçleri, Müslüman Kardeşler ve sivil halk ağır kayıplara uğradılar. Ne var ki Müslüman Kardeşlerin kendi İslam Devrimlerine destek bekledikleri İran, baba Esad’ın arkasında kale gibi durmuştu. İran-Irak Savaşının zoraki ittifaklarında kendileri Saddam'la işbirliği yapmayı mübah gördükleri gibi İran da doğal müttefik olarak Esad'ı destekledi. Suriye Müslüman Kardeşleri İran’ın kendilerini “sattığını” görünce başlarına geleceği anladılar. Ne yazık ki bu öngörüsüz, romantik ve acemi siyaset 1982’de Hama’nın yerle bir edilmesine, binlerce insanın öl…

HATIRALAR BAHÇESİNDEN

1980’lerin başında serbest olan çok az şeyi sıralamak yasakları sıralamaktan daha kolay olur. Mesela konferans ve paneller yasaktı. 1984-85 senelerinde ürkek, çekingen organizasyonlar görülmeye başlandı. Bunlara ilgi beklenilenden fazla oluyordu. Bu sıralarda BİLSAK kuruldu. Harbiye Kenter Tiyatrosu’nda paneller düzenlenirdi. Sonradan kendi yerine taşındı. Ücretliydi bu paneller ama bilet bulmak, izdihamdan girmek çok zor olurdu. Uğur Mumcu, Abdurrahman Dilipak gibi her cenahtan panelistler kıran kırana tartışırlardı. Gazeteci yazar-çizer takımı da çok rağbet gösterirdi. Bir keresinde Kenter Tiyatrosu’nun balkonunda ayakta kalan Nazlı Ilıcak’a yanımdaki çocuk yer vermişti de yan yana paneli izlemiştik. Hayatta ilk ve son defa cüzdanımı da o panellerde çaldırdım. Tiyatronun merdivenlerinden izdiham ile çıkarken arkamda boynunda kibar bir fuları, elinde küçük sepeti olan yaşlı, entelektüel görünümlü bir kadın belirdi. Elindeki sepeti iki üç kere arkama doğru çarptı. İlkinde dönüp baktı…

MUKABELE-İ Bİ'L-MİSL

Haberleri izlemeden önce TBMM Başkan vekili Ayşenur Bahçekapılı'ya havaalanında Almanların yaptığı muamelenin Türkiye'ye, devletine ve milletine hakaret içerdiğini düşündüm. Nefretle karşıladım. Sonra dinledim ki Sayın Bahçekapılı ablası hanımefendi ile birlikte seyahatteyken çantasını çaldırmış ve diplomatik pasaportu da bye bye demiş. Konsolosluktan geçici pasaport alarak havaalanına gelmiş ve bunun üzerine o muamele olmuş. Bahçekapılı diyor ki "Alman polisler bana kötü muamele ettikten sonra konsolosluğa ulaşamadım". Yani o durumda bile yanına bir konsolosluk görevlisi refakatçi almamış. Bu hikayede birçok karanlık husus var, Meclis Başkanvekililinin bu durumlara düşmemesi lazımdı. Lafı kısa keseyim. CB. Muhtarlar toplantısında aynısını Almanlara yapmaktan bahsetti. "Mukabele-i bi'l-misl" diplomasinin önemli kavramlarından, kısaca misilleme diyelim. Misilleme yapabilmek için burada da aynı şartları haiz bir olay bulmak lazım. Yani mesela Bayan Merkel…

İSLAMİ İKTİSAT NASIL BİR ŞEY

İslamın iktisadi sistem olmak iddiası yoktur. Öyle bir altyapısı da yoktur. İslam bir inanç manzumesi olarak iktisada bakışını haram-helal noktasından ileriye taşımaz. Bütün iktisat geyiği burada döner. Ötesi yoktur, iktisadi analiz yapmaya niyeti de yoktur. Teori aklının almadığı bir şeydir. Zaten Araplarda da çöl kervanlarından ibaret ticari anlayışın boyutları kendilerine göre yeterlidir. Ötesine ne ihtiyaç var. Şam'ı çok seven Muaviye ve Emeviler burada paranın kokusunu aldıkları için kaldılar. Bakın bakalım, para pul işleri kimlerin elinde o zamanlar. Emeviler bu işleri kimlerden öğrendiler. Bütün para pul, vergi tahsilat işlerini Emevilerin istihdam ettiği Doğu Roma İmp görevlisi aile yürüttü. Mansur b. Sercun ailesi kimmiş bir araştırmak lazım. Bu Melkit hristiyanı aile Emevilerden sonra Hristiyanlığın son kilise babasını çıkardı ve İslama okkalı ilk reddiyeyi o yazdı. Devletin resmi yazışma dili o zamanlar Grekçe idi. İslamda kullanılan Mali yılın adı bile Rumi. Ay adları …

OSMANLININ HRİSTİYAN SUBAYLARI

Resim
Harbiye Mektebi’nden 1912 Nisan ayında mezun olan Osmanlı tebaası yedi genç Hıristiyan subayın fotoğrafları ve memleketlerini aktarıyorum. Alt paragraftaki ibareler oldukça anlamlı. 

«Yalnız Osmanlıların olan Osmanlı memleketi, sine-i müşfikânesinde yetiştirdiği, büyüttüğü, nimet-i hayâtın kâffe-i mehâsini ile nemalandırdığı evlâdı tarafından evet, bilâ tefrik-i cins u mezheb, zâde-i tabiat ve fıtrati olan bütün Osmanlı yavruları tarafından müdafaa edilecektir.»



JURNAL TEKNİKLERİ

Bir kasabalı İstanbullu biriyle tavla oynarken adama "mızıkçı" demiş. Kasabalı oyundaki gıcık tavırlarını arttıran İstanbulluya patlamış ve "bütün İstanbullular mızıkçıdır" diye kestirip atmış. İstanbullu hiç vakit geçirmeden kasabanın telgrafhanesinden saraya çektiği telgrafla kasabalıyı padişah hakkında "tefevvühat-ı leimane"de bulundu diye jurnallemiş. "Padişahın aleyhine kötü söz söyleme" anlamına gelen bu teknik tabir bir jurnalde yer alırsa öncelikli olarak soruşturulurdu. Araştırılmış ve jurnalcinin meramı anlaşılmış. Meğer "bütün İstanbullular mızıkçıdır" demekle İstanbullu olan İkinci Abdülhamid de mızıkçı oluyormuş. O yüzden jurnallemiş. Nasıl teknik ama... (Mehmed Tevfik Biren'in Hüdavendigar Valiliği zamanından bir anısı.)

BU LİSAN OSMANLICADIR… DEMEKTE İNAT EDENLER KİMLERDİR?

Resim
“Türk Sözü”dergisinin 4 Temmuz 1914 tarihli 7. sayısında Ömer Seyfettin’in dikkat çekici bir makalesi bulunuyor. Bundan önceki sayılarda da “Osmanlıca Değil Türkçe” denmesi gerektiğine dair birkaç yazısı mevcut. Bulabilenlere okumalarını tavsiye ederim. Sadece şu paragrafı iktibas ediyorum ki bu yazıdan 102 yıl sonra bile "Osmanlıca değil Türkçe" diyemediğimiz bir dilimiz var. İbret olsun. (İlk satırdaki “devlet ve milletin ayrı ayrı şeyler olduğu” vurgusunun devletin adı Osmanlı, dili de Osmanlıcadır diye itiraz edenlere yönelik olduğunu hatırlatmak isterim. Ömer Seyfettin o tarihlerde Anadolu’ya Türkiye yerine coğrafi olarak “Turan” adını veriyordu.) BU LİSAN OSMANLICADIR… DEMEKTE İNAT EDENLER KİMLERDİR?
Devlet ve milletin ayrı ayrı şeyler olduğuna akıl erdiremeyenler, eski ve kurun-ı vustaî (ortaçağa özgü) medrese ulûmunda (ilimlerinde) hakikat arayanlar, fenne efsane nazarıyla bakanlar ve bir de Türk Milleti’nin içtimaî ve terbiyevî vahdetini (sosyo-kültürel birliğini) …

BÜTÜN DÜNYA ŞAİRLERİNE

Resim
30 Ağustos 1922 zaferine giden yolda, bitmiş, tükenmiş, yeniden doğrulmaya çalışan bir Türkiye ortamında yayınlanan Aydınlık gazetesinde rastladığım şu şiir ilginç geldi. Şairi belli değil ama Yaşar Nezihe Hanım’a ait olması muhtemel… BÜTÜN DÜNYA ŞAİRLERİNE Genç şair!. «Sevda»dan hâlâ bıkmadın,
Hâlâ dudağında aşk, buse, kadın,
Bu çılgınlıklardan çek kalemini
Sen de haykır amele elemini.
Şaklarken bir yanda ölüm kırbacı,
Senin terennümün bilsen, ne acı!
O terennümün ki: Hasta şuursuz…
O terennümün ki: Bulanık, nursuz…
Öyle sızlatıyor ki içimizi,
Tiksinme geliyor okurken sizi.
«Aşk»ı bıraksanız ey genç kalemler!
Yaşadığımız şu tarihî demler
Ruhunuza ateş, heyecan verse!.
Kalemlerinize biraz can verse!.
Sevda, kadın, buse… Bir günlük hisler!.
Yurdun ufkundaki karanlık sisler
Dağılsın, sonra siz yazın, haykırın!.
Kaleminizi, (aşk, aşk) diye kırın!

İKİ KADERSİZ KADIN-FEHİME SULTAN, YAŞAR NEZİHE

Resim
Geçmiş hayatların hapsolunduğu fotoğrafların günümüze yansıttıklarının ne kadarını doğru yorumlayabiliyoruz. 1880 doğumlu Yaşar Nezihe Hanım ilk sosyalist kadın şairimiz. Birkaç versiyonu olan “Bir Mayıs” şiiri ile ünlü. Uzun süre unutulsa veya kendini unuttursa da merhametsiz bir hayat çizgisine rastlamasına rağmen hayata tutunmuş, kendini kanıtlamış ve bugün saygıyla andığımız, kitapları, eserleri ortada olan bir değerimiz. İlginçtir başörtüsünü hiç çıkarmamış. 1945’te Taha Toros’a armağan ettiği fotoğrafında da öyle mesture bir hali var ki insanı şaşırtıyor. 1875 doğumlu Fehime Sultan, babası Beşinci Murad tahttan indirildiğinde 1 yaşındadır. Kadersiz hanım sultan, ailecek kapatıldıkları Çırağan Sarayı’nda 1901’e dek hapis hayatı yaşar. Sarayın dışını ilk defa, evlilik için Yıldız'a nakledildiğinde görür. O devir için evde kalmış sayılacak yaşa gelinceye kadar amcaları Abdülhamid tarafından diğer kız kardeşleriyle birlikte evlendirilmezler. Hanedan’ın yurtdışına sürgününde Nic…

MÜHTEDİYE NAHİDE HANIM

Resim
Mağdurîn-i siyasiyeden Mustafa Bey’in mühtediye eşi Nahide Hanım’ın arzuhalini görünce bir daha düşündüm... Galiba bu ülkenin siyasi mağdurları hiç bitmeyecek. Eski bir mesele ve sürekli yenileniyor…Bir ara şu mektubun transkribesini veririm de şimdilik özetleyeyim. Kadıncağız Nahide Hanım, ihtida ederek evlendikten sonra kocasını İttihat-Terakki devrinde iki defa Sinop'a sürmüşler. İki defa nuzül isabet ettikten sonra vefat etmiş. 75 kuruş maaşla kala kalmış. Mühtediye olduğunu ısrarla vurguluyor ki yardımcım yok, yalnızım, bu maaş yetmiyor diyor ama istediğine nail olamıyor. Allahtan pul parası varmış, yoksa pulsuz dilekçeyi işleme bile koymazlardı.



DARÜLFÜNUN-ZİYA GÖKALP

Resim
DARÜLFÜNÛN Diyorsunuz hükûmetin idârî
Velâyeti fenlere de şâmildir.
Ben derim ki idâre her hüneri
Bilmez, çünkü mütehassıs değildir… Salâhiyet, mansıp gibi yukardan
Verilmez hep ihtisasla alınır…
Hiçbir âlim nüfûzunu hünkârdan
Almaz gerçi ondan alır her nâzır… Bir müderris ya ilmiyle taayyün
Eylemiştir, sizden ta’yin istemez.
Yahut ilmi etmemişken tebeyyün
Edersiniz ta’yin, kalır bir çömez!... Bırakınız bunlar kendi kendine
Seçilsinler, siz seyirci kalınız,
İlmi verin âlimlere, siz yine
Ele mülkün dizginini alınız. Darülfünun emirlerle düzelmez,
Onu yapar ancak serbest bir ilim,
Bir mesleğe hâricinden fer gelmez
Bırakınız ilmi yapsın muallim!... Ziya GÖKALP

HDP İLE NASIL OLACAK

Bir meczubun anlı şanlı silahlı kuvvetlerimizi hallaç pamuğu gibi oradan oraya savurduğuna hep birlikte tanık olduk. Yaşadığımız travma sonrasında sınav sorularını çalıp, binlerce gencin hakkını yiyerek devlette istihdam edilenler ayıklanırken oh olsun diyen diyene… Fetullahçı terör örgütünün bilmem ne imamına tuğgeneralin baş selamı vermesini de hep birlikte nefretle karşıladık. Bunları yadırgarken Diyarbakır eski BB başkanı Baydemir’in KCK savcısı! bir temizlik işçisi tarafından sorgulanmasını da yadırgayalım. Cemaat, örgüt gibi kapalı yapılar hep böyledir. Sen siyaset, ibadet yaptığını sanırsın ama liderin, şeyhin kuklası olduğunu fark edemezsin. Belediye araçlarıyla PKK kamplarına yönelik lojistik desteğin artarak sürdürüldüğünü, terörist intikallerinin dokunulmazlık zırhındaki HDP’li vekillerin araçlarıyla yapıldığını, güneydoğudaki sınav salonlarında toplu-organize kopya çekilmesi eylemlerini de unuttuk gitti. Terörist cenazelerindeki aktif katılım yanında günlük hayatın her saf…

LA REVOLUTION

Resim
Yeni Osmanlıların Revolution/İnkılab gazetesinin başlığı. O tarihlerde Demokrat Müslümanlar nasıl ses veriyormuş! Başlığın sağ tarafında yazılı Şuara 227. ayetin sonu ile. "Ve se ya’lemullezîne zalemû eyye munkalebin yenkalibûn / Zulmedenler hangi akıbete uğrayacaklarını göreceklerdir." Bir de bunun Fransızcasını sola yazmışlar. Bunlar ilk devrimcilerimiz. Bu adamlara o zamanlar bir çok şey diyorlardı da bilselerdi "gomonist" derler, başka bir sıfat aramazlardı.



CUMHURİYETİN KUL HAKKI YEMEYENİNİ SEVERİM

Yanarım, yanarım da şöyle ağız tadıyla kutlayamadığım Cumhuriyet Bayramı'na yanarım. Ağzının tadı ne zaman gelir diye soracak olursanız söyleyeyim. Toplumda eşitlik, dayanışma, liyakat, özgürlük önem kazanırsa, her şeyden önce "adalet, adalet, adalet" ana ilke olursa tadından yenmez. Kardeşlik gibi zorlama istekler olmasa da olur... Yeter ki düşmanlık olmasın. Bir de insanların büyük çoğunluğunda eskiden var olduğunu görüp tespit ettiğim haysiyet, şeref gibi kavramları da yeniden kazanmalıyız. Eskiden de şerefsizler vardı ama günümüzdeki kadar baş tacı edilmiyorlardı. Çoğunlukla itilip kakıldıklarından hadlerini biliyor, ulu orta öne atılıp racon kesmiyor, kendileri gibi sefih mahlukları bulup bir araya gelerek en fazla külhanbeyilik sanatını icra ediyorlardı. Şimdi revaçta olduklarına baka baka bunları örnek alan gençlere ne söyleyebilir, ne kadar inandırıcı olabiliriz. İnanan, inanmayan kim olursa olsun galiba herkesin ortak ideali olabilecek bir orta yol mevcut; Kul h…

SİYAH-BEYAZ FOTOĞRAFLAR

Resim
Sahaf festivalinde bir miktar fotoğraf denk getirdim. İyi oldu. Ara sıra paylaşacağım. Şu fotoğraf mesela... Yıl 1917, çocukların hali geleceğin Türkiye'sinin ipuçlarını veriyor değil mi? İsimler ilginç, İsmail Kemal, Beraet Kemal... Yüzyılın başında soyadı alışkanlığımız(!) yokken ismin sonuna babanın adı getirilirdi. Bir Türk muhiti olan ama Soyadı Kanunu dışında kalan Kıbrıs'ta da bu usul son yirmi yıla kadar geçerliydi. Bu fotoğraftaki çocuklar da babalarının ismiyle anılıyor muhakkak. İsmail ve Beraet.. Tabi aklıma bunların Arnavut oldukları da gelmiyor değil... İsmail Kemal ve Berat bu çağrışımı yaptı.




MUTLU ZAMANLARIN FOTOĞRAFI

Resim
Bazen hangi değerlerimizi yitirmişiz diye sorunca en iyi cevabı eski fotoğraflarda buluyorum. 1968 yılında İskenderun stadında bir maçta alınmış şu fotoğrafa bakınız. İnsanlar mutlu yahu... Üstelik ayrı gayrı yok, herkes bir arada, hep birlikte mutlu. Maça bile kravatlı gelenler, ceket omuzunda bıçkınlar, çoluk, çocuk, kız, kızan, teyzeler, ablalar... Şu tablo geri gelir mi bir daha?



ÜMMETÇİLİKLE NASIL OLACAK

İslam Ümmeti diye adlandırılabilecek bir olgu var mı ortada? Ne gezer!. Her kafadan ayrı ses çıkaran Sünni, Şii, Harici, Selefi, Vehhabi, İsmaili, Kadiyanî ana kollar yetmezmiş gibi binlerce tarikat, cemaat, topluluktan tek bir ses çıkar mı? Çıkmaz tabi. O yüzden neyin peşinde oldukları da belli değil. Kimi devlet sadece kendi kabilesinin istikbalini sağlama derdine düşmüş. İran gibi mezhep ideolojisiyle bambaşka bir kimlikte hareket edeni de var. Kimilerinde sadece yönetici sınıf, oligarşik katmanlar için devlet örgütü mevcut. Halkın en ufak bir haysiyeti yok. Demokrasi, insanlık değerleri falan hikâye… Zaten bunlara devlet demeye bin şahit ister. Emperyalizmin kucağına oturup oturup bize posta koymayı marifet biliyorlar. İyi de bize ne oluyor. Biz neyiz? Ulus-Devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin fertleri olan Türk Milleti miyiz yoksa İslam Ümmetinin sınırlarımız içinde yaşayanlarının meydana getirebildiği İslam Devleti miyiz? Fazla uzak görünmeyen, yakın bir gelecekte çıkması ağır …

ANADOLU'NUN YETİM YAVRULARINA

Resim
Balkan Harbi'nde canını kurtarabilenin akın akın kaçtığı zamanlardan itibaren Anadolu'da kan, acı ve gözyaşı devri hüküm sürdü. Adeta "matemi dinmeyen gam diyarı" haline gelen bu bahtsız memleketin yüzü gülsün, bir daha böyle şiirleri yazacak hissiyata sahip şairleri, gözü yaşlı boynu bükük yetimleri olmasın. ANADOLU’NUN YETİM YAVRULARINA matemi dinmeyen gam diyarında
gözleriniz yaşlı, boynunuz bükük hayatınız daha ilk baharında
neden size oldu çekilmez bir yük? ey hazin çehreli yetim yavrular,
ne çabuk düştünüz hicran yoluna burada sizleri kim arar, sorar?
buradan gidilir hüsran yoluna şefkat umduğunuz bu hissiz ilde
size açılacak kaç kucak vardır? hâlâ neşvesiyle çıldıran belde
kaç yetim gözünü silmeye kâdir? ruhum ıstırapla titrerken size
bir teselli olsam mateminize derdim yaşamamın hikmeti varmış,
insan olan yetim kalbi sararmış! 337-Haziran [1921]
Şükufe Nihal

ÇIRÇIR YANGINI ARDINDAN KONSER VE TİYATRO

Resim
Fatih’te Kıztaşı’ndan uzanıp Çırçır semtini de içini alan bölgede 1908 yılı 23 Ağustos’unda büyük bir yangın meydana geldi. Yaklaşık 1500 evin yandığı bu felaketin ardından yapılan şehircilik faaliyetleriyle Kıztaşı anıtının etrafı binalardan temizlendi ve oluşturulan meydanın ortasında bırakıldı. Ayrıca bugünlerde nargilecilere ev sahipliği yapan Atpazarı da büyük bir pazar alanı şeklinde düzenlendi. Tabii ki binlerce insanın etkilendiği bu felaketin ardından sosyal yardımlaşma ve dayanışma etkinliklerinin düzenlenmesi de ihmal edilmedi. 

Bunların en önemlisi günümüzün İstanbul Üniversitesi olan devrin Harbiye Nezareti bahçesinde verilen konser ve tiyatro gösterileriyle iane/yardım toplama etkinliğidir. İlginç olan husus bu tarihte padişah olan İkinci Abdülhamid’in hem Muzika-i Hümayun’un hem de şehzadelerden birinin bu etkinliğe katılmalarına izin vermesi olmuştur. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın Osmanlı devrindeki adı Muzika-i Hümayun’dur. Aynen batı monarşilerinde olduğu g…

ARŞİV ENSTİTÜSÜNE DOĞRU

Türkiye’nin idari tarihinde yönetim birimlerinin birkaç yüzyıl devşirme-kapıkulu sınıflarına münhasır oluşunun tarihi gelişimi yeterince incelenmemiştir. Devlet-i Aliyye’yi kuran hakim sınıf olan Türklerin “idraksiz”liklerine dair zamanla üretilen deyimler bir vakıa olarak karşımızda durmaktadır. Üstelik Osmanlı devrinde bir kısım Türk köylüsü dahi kendilerine Türk sıfatı ile hitap edildiğinde “estağfurullah” nidalarını yükseltmekteydiler. Ulus devlet olarak hayatiyetini sürdüren Türkiye Cumhuriyeti’nde, bugün de “kendini öncelikle Türk olarak nitelendirenlerin” sayısının yapılan anketlerde azaldığı belirtilmektedir. Bu noktaya nasıl gelindiği sosyoloji ve sosyal bilimlerin tümünü ilgilendiren bir konudur. Ne var ki ülkemizde yıllardır iş başında bulunan teknokrat ve mühendis hükûmetleri, sosyal bilimler sahasındaki araştırma ve çözümleme eksikliğinin bu topluma verdiği zararların büyüklüğünü anlayamadılar. Bu topraklarda bulunuş gayesinden uzak, geleceği yok edilmeye çalışılan, kendi…

İLK RADYO SPİKERİ SADULLAH EVRENOSOĞLU

Resim
Türkiye'nin ilk radyo ispikeri Sadullah Bey (Evrenos). Fotoğrafın altında da ispiker yazıyor. İmla dediğin böyle olur. İspor, İstadyum, İstokholm, İstanbul, İsterlin...Daha da sayabilirsiniz. Yeni yazıya geçtikten sonra da 1950'lere kadar bu imlayla yazılıyor. S ve T, P sessizleri arasına İ sesi getirilmeden Türkçeye böyle uydurulur. (Fotoğrafını www ortamında bulamadım, dikkatinizi çekerim, bir daha bulamazsınız)


ZARİF BİR HAK ARAMA ÖRNEĞİ

Resim
İkinci Abdülhamid, padişahlığının ilerleyen yıllarında yaşlı görünmekten çekinirdi. Sakalını boyatır, hasta olsa bile Cuma Selamlığı’na çıkardı. Yaşının söz konusu edilmesini hiç istemezdi.
Bu sıralarda kaza kaymakamlarından yaşlıca bir zata, İntihab-ı Memurin Komisyonu tarafından görev verilmiyor, “sen ihtiyarsın, artık kaymakam olamazsın, emekliliğini iste” baskısı yapılıyordu. Sabrı kalmayan kaymakam bir gün komisyon toplantısını basarak “İhtiyarsın diyerek bana görev vermiyorsunuz. Ben 1258’de doğdum, bu tarihte doğan ihtiyar sayılır mı?” diyerek halini ifade eder. 1258 tarihini dile getirmesinin altında yatan sebebi anlayan komisyon üyeleri, başlarına geleceği hissedince hemen o gün adamı bir kaymakamlığa tayin ederler. (Rumi 1258-Miladi1842, İkinci Abdülhamid’in doğum tarihidir. Görevlendirilmeyen memurun, komisyon aleyhine vereceği bir jurnalde “bunlar 1258 doğumluları yaşlıdan sayıp göreve layık bulmuyorlar” demesi ile zavallı üyelerin başına neler gelebileceğini tahmin edebil…

SALINCAK, DOLAP, SAZ, ÇÖĞÜR, ÇEŞTE YASAKTIR

Resim
Şu belge bir ibret belgesi. Haziran-Temmuz 1663’te Bursa kadısına gönderilen fermanın defter kaydı. Ramazan bayramında bayram yerleri kurulmuş salıncak, beşik, dolap gibi lunapark araçları yanında saz çalıp eğlenen halkı birileri İstanbul’a gammazlamış. Meğer böyle eğlenceler İstanbul’da da yasakmış. Beylerimiz her şekilde eğlenirken halka Ramazan Bayramında bile eğlenceyi çok görmüşler. Bu gibi iç karartıcı, kasvetli bir dünya tasavvuru ile yanıp tutuşan zümreler her devirde var. Çoğunlukla bunları kimse iplememiş ama işte bazen de böyle ferman çıkartabilmişler. Osmanlı özlemi çekenlerin büyük bir kısmının bunlardan habersiz olduğuna eminim.
Belge:
BURSA MOLASINA VE AĞASINA VE KETHÜDA YERİNE VE YENİÇERİ SERDARINA HÜKÜM Kİ ; 
Bursa mollasına ve ağasına ve kethüda yerine ve yeniçeri serdarına hüküm: 1 - Hâliya Asitane-i saadetimde hayli zamandan beri iyd [bayram] günlerinde salıncak ve dolab ve beşik ve bunun emsâli şeyler bi'l külliye ref' olmuşken ve sâir yerlerde dahi bu mak…

PROTOKOLDEKİ SOKAK KÖPEĞİ

Resim
İttihat ve Terakki zamanında İstanbul köpeklerinin Hayırsızada'ya sürgünü çok hazin bir olaydır. Oysa İstanbullular köpeklerden hiç rahatsız değillerdi. Ne olduysa oldu, o acı felaket gerçekleşti. Şu fotoğraf aslında sadece İstanbulluların değil belki de tüm Osmanlıların sokak köpeklerini tabii halleriyle kabulünün bir göstergesi. 1912'de İşkodra'ya vali olarak atanan Hayri Paşa'nın valilik menşuru umuma tebliğ edilirken çekilen bu fotoğrafta bir köpek tam da nutkun okunduğu sırada tatlı tatlı pireleniyor. Hiç kimsenin aklına da taş, tekme atıp onu oradan uzaklaştırmak gelmiyor. Orası için en üst seviyeden protokol icra ediliyor, padişahın fermanı okunuyor ve köpeğe dokunan yok. İbretlik bir olay.

DAMAD FERİD’İN LATİN HARFLERİYLE İMZASI RESMİ KAĞITTA

Resim
Edirne Müftüsü ve Cemaat-i İslamiye Reisi Hilmi Efendi, Sultan Vahdettin'e Kurban Bayramı tebriği arizası göndermiş. Bundan memnun olduğunu bildirme işini de Sadrazam Damad Ferid üzerine almış. Aslında Osmanlı düzeninde cevap verme işi Mabeyn Başkatibine aitti. Herhalde devletin şirazesi dağılınca, görev dağılımında da böyle aksaklıklar oluyor. Damad Ferid “Sadaret-i Uzma” antetli resmi kağıda «padişahın bayram tebriğinden duyduğu memnuniyeti» usulen yazarken çok ilginç bir harekette bulunmuş. Sol alt köşede imzasını eski yazı ile atmış ama tatmin olmamış, bir de Latin harfleriyle imza atmış. Üstelik muhatabının İslami kimliğini de hiç dikkate almamış. Vay densiz vay…

MESRUR İZZET BEY

Resim
Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Mecmuasının kapağını inceliyordum. Harika bir klişe hazırlanmış. Son halife olacak Şehzade Abdülmecid Efendi, ressam, sanatçı kimliği ile bu cemiyetin kurucularından. Klişenin ortasına yarım boy portresi yerleştirilmiş. İncelerken en altta gördüğüm Latin harfli imzayı başta okuyamadım. Sonundan bir kıvrımla Arap alfabeli imzayı görünce uyandım. Meşhur ressam, heykeltraşlarımızdan, İstiklal Madalyasının tasarımcısı Mesrur İzzet Bey'in imzası karşımdaydı. Aynı zamanda kurucularından olduğu cemiyetin mecmua kapağının klişesi de ona aitmiş. Belki birilerinin işine yarar, bu unutulmuş ama önemli sanatçımızın biyografisine bir katkı olur ümidiyle paylaşıyorum.



BURSALILARIN KUVA-YI MİLLİYE’YE DESTEKLERİ

Resim
Bursalıların Yunan işgali öncesinde valileri olan Gümülcineli İsmail hain bir adam olarak Yunandan farklı değildi. Zaten ihaneti de “Yüzellilik”lerden oluşuyla tescillidir. Milli Mücadele/Kuva-yı Milliye aleyhine çok sıkı faaliyetlere giriştiği bir sırada TBMM adamı Bekir Sami [GÜNSAV] Bey’in Batı Anadolu'ya gelişiyle Bursa'dan kaçmak zorunda kaldı. Bekir Sami Bey’in gelmesinden sonra Bursa’daki gayri milli unsurlar temizlendi [Bekir Sami Bey'in düşmana kurşun atmadan Bursa'yı teslim ettiği iddiaları ayrı bir yazının konusu olacaktır]. O sıralarda İstanbul’a gelmiş birinden devletin elde ettiği istihbarat raporu Yunan işgalinden birkaç ay önceki durumu özetlemek açısından önemlidir. Bursa, Kuva-yı Milliye ruhunu asla bir tarafa bırakmamış bir şehirdir. İstanbul hükümetinin aleyhinde şiddetli eğilimleri vardır. Sultanın düşman elinde esir olduğunu düşünmektedirler. Memleketi kurtarmak için her gün Kuva-yı Milliye bildirileri dağıtılmakta, aylık otuz lira ücretle asker y…

HOROZUN BULDUĞU DEFİNE

Resim
1920 yılında İstanbul’un üzerinde kapkara bulutlar dolaşırken halka heyecan veren bir olay yaşanmış. Bir horoz çöplükte eşinirken tam 4,5 okka [5773 gram] altın ve gümüş sikke bulmuş. Üçüncü Ahmed ile Birinci Mahmud devirlerine ait bu sikkeler Müze’ye [o zamanlar İstanbul Arkeoloji Müzesi] kaldırılmış. Yangında her şeylerini kaybedip sığındıkları medresede yaşarken zengin olduklarını zanneden gariban İstanbullular avuçlarını yalamış tabii ki. Benim merakım Müze’de bu olayın kayıtlarının olup olmadığı. Araştıralım bakalım. Define yerindedir, mahfuzdur, onları hiç merak etmiyorum!
«Geçen haftalar içinde bir gün İstanbul’un köhne mahallelerinden birinin çöplüğünde yangından kaçarken Topkapı’da bir medreseye başını sokanlardan birinin horozu yem ararken karnını doyurmayan bir define buldu. Onun eşinirken tırnaklarıyla fırlattığı gümüş sikke bulanlara muvakkat bir zenginlik sevinci de vermedi değil. Fakat ne çare ki beylik yarım kaldı. Topraktan zengin olanların elinden tılsım hükümete geçt…