ARŞİV ENSTİTÜSÜNE DOĞRU

Türkiye’nin idari tarihinde yönetim birimlerinin birkaç yüzyıl devşirme-kapıkulu sınıflarına münhasır oluşunun tarihi gelişimi yeterince incelenmemiştir. Devlet-i Aliyye’yi kuran hakim sınıf olan Türklerin “idraksiz”liklerine dair zamanla üretilen deyimler bir vakıa olarak karşımızda durmaktadır. Üstelik Osmanlı devrinde bir kısım Türk köylüsü dahi kendilerine Türk sıfatı ile hitap edildiğinde “estağfurullah” nidalarını yükseltmekteydiler. Ulus devlet olarak hayatiyetini sürdüren Türkiye Cumhuriyeti’nde, bugün de “kendini öncelikle Türk olarak nitelendirenlerin” sayısının yapılan anketlerde azaldığı belirtilmektedir. Bu noktaya nasıl gelindiği sosyoloji ve sosyal bilimlerin tümünü ilgilendiren bir konudur. Ne var ki ülkemizde yıllardır iş başında bulunan teknokrat ve mühendis hükûmetleri, sosyal bilimler sahasındaki araştırma ve çözümleme eksikliğinin bu topluma verdiği zararların büyüklüğünü anlayamadılar. Bu topraklarda bulunuş gayesinden uzak, geleceği yok edilmeye çalışılan, kendine biçilen roller haricinde sesi çıkmayan bir cemm-i gafir oluşturuldu.

Cumhuriyet′in ilanının hemen akabinde 12 Kasım 1924’de bu ülkede Türkiyat Enstitüsü kuruldu. Prof. İlber Ortaylı’nın tabiri ile “o yıllarda tahılla beslenen bu ülke” Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu gibi, sosyal, siyasal alanda yapacağı çalışmalar ve yetiştireceği dimağlarla, bu topluma çok şey kazandırması beklenen kurumları inşa etti. Emperyalizme savaş vererek kurulmuş bir ülkenin çocuklarından beklenen, tabiî ki tam bağımsız ve ülkenin istikbalini şekillendirecek milli şuura sahip çalışmalardı. Maalesef beklentileri boşa çıkaran, farklı rüzgârların savurduğu fikirlerle Marksizmin kalesi olmuş eğitim kurumları, Türk Tarihi′nden başka her ulusun, bilhassa Bizans ve eski Anadolu medeniyetlerini ihyaya çalışan bir Tarih Kurumu, yaşayan Türkçemizi unutturan, ana lisanımızı değiştirmeğe çalışan bir Dil Kurumu karşımıza çıktı. Bunların tahribatı herkes tarafından fark edildiğinde iş işten çoktan geçmişti.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra bu kurumlar neredeyse yeni baştan teşkilatlandırıldığında akademik yapıya YÖK eliyle yeni bir çehre kazandırıldı. Devlet-i Aliyye geleneğinde bile vesayet altında olmayan yüksek eğitim ve öğretim, YÖK devrinde bilimsel gerçeklik ve özerkliğine vurgu olmadığından, universal karakteri dış dünyada kimseler tarafından ciddiye alınmayan, lise sonrası “yüksek liselere” dönüştürüldü. Gelinen durumda araştırma ve projeleriyle bu toplumun ufkunu açacak, bilimsel sıçramayı gerçekleştirecek bir noktadan çok uzaktayız. Üniversitelerimizden hiçbirisi, dünya bilimsel yayın istatistiklerinde ilk 500′e giremiyor. YÖK′ün resmi internet sitesinde “2005 yılında devlet+vakıf üniversiteleri tarafından yayımlanan yayınların alanlara göre dağılımı” diye bir liste mevcut. Buna göre 77 adet devlet ve vakıf üniversitesinin toplam 18855 adet yayınının 9225′i Fen Bilimleri, 8505′i Sağlık Bilimleri, 642′si ise Sosyal Bilimler alanında gerçekleştirilmiş. 2005 yılının tüm akademik yayınlarının sosyal bilimlere ait kısmının sadece yüzde 3.5 gibi akıl almaz bir düzeyde oluşu, sosyal çelişkileri tahrik edilerek karıştırılmak istenen bir ülke bunu hak ediyor mu diye düşündürüyor. Yine aynı sitede yer alan YÖK′te mevcut tezlerin (kapsadığı yıl aralığı verilmemektedir) istatistiklerinde daha da ilginç sonuçlara ulaşıyoruz. 62101 adet yüksek lisans tezinin 1238′i, 16680 adet doktora tezinin 343′ü tarih dalında yapılmış. Tarih üzerinden uluslararası hesaplaşmaların yürütüldüğü coğrafyamız için ne muazzam rakamlar!. YÖK kanununun rektör seçimine dair esaslarından faydalanan tıp fakültelerininin akademisyen sayısının üstünlüğü sebebiyle, birçok üniversitenin yıllardır Tıbbiyeli rektörler tarafından idare edilmesi, bizzat YÖK başkanı Doğramacı′dan itibaren YÖK′te Tıp ve Mühendislik kökenli rektörlerin hakim olması bunda etkili olmuş olabilir. Sosyal bilimler üvey evlat muamelesi görüyor, ama bu ülkenin strateji belirleyen kurumları ne yapıyor, ihtiyaçlarımızı nasıl belirliyor.

Coğrafyamız üzerindeki emperyalist emellerin gün geçtikçe kuvveden fiile geçtiği günümüzde, vaktiyle terkettiğimiz bölgelerle irtibatımızı kesip, içe dönük bir hayat yaşamamızdan dolayı hala sıkıntıdayız. Batı dünyası en büyük rakibi olan bizleri yüzyıllarca tahlil edip, bilgi dağarcığına ilave ettiği malumatı emperyalist politikalar uğruna kullandı. Bunun için “Dil oğlanları” mektebinden başlayarak “Oryantalizm” diye müstakil bir disiplinle neticelenen uzun soluklu bir faaliyet yürüttüler. Lawrence’nin Arapça’yı lehçe farklılıkları ile ne kadar iyi bildiğini tekrara gerek yok. Ama bu sayımızda Abdülkadir Altın’ın çeviriyazısını verdiği belgeye bir kez daha bakarsak, Mısır’ın Fransızlar tarafından saldırıya uğradığı dönemde, İngiliz Donanma Komutanı olan William Smith’in de Türkçe üslup ve yazıya ne kadar hakim olduğunu görebiliriz. Demek ki bir bölgede bir iddia sahibi olabilmek önce malumat sahibi olmaya bağlı. Bizler TC. sınırlarını korumayı öyle bir iş edindik ki, aslında sınır muhafızlığının tarihi doğal sınırlarımızdan başladığını göremez olduk. S.S.C.B. nin dağılmasıyla Bosna′dan başlayıp, Çeçenistan, Cezayir, Tunus, Somali, Afganistan, İran ve Irak′ta devam eden ve belki yıllarca sürecek “BOP” projesini kapsayan bu coğrafya ile irtibatımız ne alemde. Bu sıkıntıları gidermek ve ufuk açmak için kurulduğu söylenen TİKA gibi bir kuruluş neden “Deniz Feneri Derneği” gibi çalıştırılıyor.

Son zamanlarda ülkemizde de Amerika′daki “think tank” kuruluşları gibi, uluslarası ilişkiler ve dış politika stratejileri geliştiren “düşünce enstitüleri” görülmeye başlandı. Bunların mevcudiyetine bir itirazımız yok ama gözden kaçırılan bir hususu vurgulamamız gerekir. Yılların ihmali ile bizim uluslararası antlaşmalardan doğan haklarımızı temin edecek bir veritabanı oluşturulmadı. En basitinden Kıbrıs′ta ve Ege adalarında, Londra ve Lozan Anlaşmalarından doğan haklarımızın çoğunu elde edemiyoruz. 1878 Berlin Anlaşması′nda zikredilmediği için Lozan Anlaşması′na kadar elimizde tuttuğumuz, Avusturya′nın oldu-bittiye getirip işgal etmesine diplomasi ile mani olduğumuz Romanya′daki Adakale örneği ortadadır. Burada arşiv ve anlaşma kullanılarak diplomasinin gereği yerine getirilmiştir. Baltalimanı Ticaret Anlaşması ile ülkemizdeki İngiliz tüccarlara nasıl perakende ticaret hakkını kaptırdığımız biliniyor. Prof. Mübahat Kütükoğlu “Osmanlı-İngiliz İktisadi Münasebetleri” kitabında anlatır. Bizim anlaşma metnimizde “perakende ticarete dair” hiçbir kayıt yok iken, tasdik edilen İngiliz metninde bulunan “oradaki her türlü ticaret” ibaresinin koca bir imparatorluğun kaderini nasıl değiştirdiğini unutmamalıyız. Bu olayda da İngilizler arşiv ve anlaşmayı kullanarak bizi dize getirmişlerdir. Sayın Yaşar Yakış′ın Dışişleri Bakanı olduğu sıralarda “Musul petrolleri üzerinde hakkımız olup olmadığının incelenmesi” maksadıyla İngiliz Arşivleri′ne bir heyet gönderilmişti. Sonuçları kamuoyu ile paylaşılmadı ama umuyorum epeyce belge bulmuşlardır! Bu haklarımızı öncelikle kendi arşivlerimizde aramamız gerektiğini söylemeğe gerek var mı? Uluslarası anlaşmalardan doğan hakkımızı kullanmak için öncelikle veritabanımızın belirlenmesi gereklidir. Bu nedenle zikredilen düşünce kuruluşu mensupları hâlihazırdaki akademik verileri kullanmaya kalktıkça bir tekrar döngüsünden kurtulamayacaklardır.

Buraya kadar sıraladığımız hususlar daha da çoğaltılabilir. Ülkemizde sosyal bilimlere ilgisizlik, araştırma kuruluşlarının yetersizliği bizi yeni arayışlara yönlendirmelidir. Toplumumuzu çeşitli etnisitelere bölme peşinde olanlara, Ermeni Sorunu′nu uluslararası siyaset alanında aleyhimize kullanmağa kalkanlara cevap verebilecek kuruluşlarımız olmalı. Daha Aralık 2006′da Amerika′daki oldukça etkili ve yaygın iki Ermeni örgütlenmesine bir üçüncüsü (USAPAC) eklendi. Bizde ise bu doğrultuda Türk Tarih Kurumu′nda iki kişinin yanında çalışan bir üçüncü kişi yok. TTK başkanı Prof. Halaçoğlu bir beyanatında (Şubat 2006) Azerbaycan′dan Ermenice bilen araştırmacı getireceklerini bildiriyordu. Heyhat ki yıllardır Osmanlı Arşivi′nde Rumca, İbranice, Ermenice, Bulgarca, Rusça ve Gürcüce bilen personel yetiştirilmesi mümkün olamaz mıydı? Malzemenin kaynağındaki arşivcileri konjonktüre uygun teçhizat ile donatmak neden düşünülmüyor?

Eski Başbakanlık Müsteşarımız Sayın Hasan Celal Güzel′in beyanlarına göre Başbakanlık Osmanlı Arşivi aslında Dünya Şarkiyat İlimleri Merkezi haline getirilecekti. Bu maksatla alınan personel yirmi sene önce uzman yardımcısı olarak işe başlatıldı. Kişilerin şahsi tasarrufları ile oluşturulan ve kurumsallaşamayan bir oluşumun yansıması olarak, sonradan gelen değişik zihniyetli kişilerin tasarrufu ile verilen haklar ellerinden alındı. Ücret politikaları, çalışmada çıkarılan belirli zorluklar ile sanki arşivden kaçış istendi. Bu yönde daha masum ama kasıtlı olduğuna inandığım bir uygulama ile 90′larda yeni açılan üniversitelere geçiş için Osmanlı Arşivi personeli özendirildi. Ayrılarak üniversiteye intisap edenlerin çoğu bugün doçent ve profesör olarak kariyerini sürdürmektedir. Her şeye rağmen burada kalmağa direnen personel de sözleşmeli olarak mesaisine devam etmektedir. Belirli yönetim kademelerinde, ara sıra meşruiyetinin sorgulandığına inandığım kurum personeli için, hiçbir yetki ve sorumluluk verilmeyecek bir yapılanmaya gidilmesi, yirmi yılın ardından bakıldığında Türkiye′nin kaybına olmuştur. Tüm olumsuz şartlara rağmen bu personel (Ek: IV), kişisel gayretleri ile 66 yüksek lisans ve 13 doktora tezi vererek, şahsi çalışma olarak yüzlerce makale ve kitaba imza atarak (Ek: 1 ve II), kurum neşriyatı olarak 159 kitap neşrederek (Ek: III), yüzlerce katalogu araştırmacıların hizmetine sunarak Türk kültür tarihindeki yerini almıştır. Arşivleri tasnif ederken, aynı zamanda gayrı resmi bir araştırma enstitüsü hüviyetinde çalışan, toplumun gizli kahramanları olan arşiv personeli, bundan sonra da kadrosuz, Arşiv Kanunsuz çalışmalarını yürütecektir ama “Türk Milleti arşivlerine çok önem vermiştir” diyenleri de tebessümle karşılayacaktır.

Arşiv Dünyası Dergisi, sayı 9, Ocak 2007, s.9-38″ de yayınlanan Türk Arşivciliği Üzerine Bir Zihniyet Tahlili başlıklı yazının bir bölümüdür.

Yorumlar