MOLLA KÂBIZ

1527 senesinde, Kanuni’nin saltanatı sırasında, Makbul İbrahim Paşa sadrazamlığında gücünün zirvesinde iken İstanbul’da garip bir olay yaşanır. Etraf komşuların sindirildiği nisbî barış devresinde İran’dan gelen Molla Kabız isimli biri halk ve ulema arasında Hz. İsa’nın Hz. Muhammed’den üstün olduğunu iddia etmeye başlar. Bu iddiasını ayet ve hadislerden çeşitli delillerle de perçinleyerek, kafasını iyice karıştırdığı sıradan insanları ikna eder hale geldi. Durumdan rahatsız olup vazife çıkaran ama fikren rakiplerini alt edemeyen bir kısım ulema ve dindar da Molla Kabız’ı yaka-paça Divan-ı Hümayun’a, Sadrazam Makbul İbrahim Paşa’nın huzuruna çıkardılar. İkisi de makam sevgisiyle dolu ve büyüklük taslama sevdalısı olan Rumeli Kazaskeri Muhyiddin Çelebi ile Anadolu Kazaskeri Kadiri Efendi önünde Molla Kabız iddiasını dillendirmeğe başladı. İki kazasker de iddiaları çürütecek cevap bulamayıp, işi şirretliğe dökerek asarız-keseriz demeğe başlayınca Sadrazam İbrahim Paşa duruma müdahale etti. “Bu şekilde bir davada şiddet göstermek yerine şeriatın, hukukun gereği neyse onun yapılması gerekirken siz cevap vermeğe bile güç yetiştiremediniz. Geçmiş ulemanın geçtiği yollardan geçemediniz. Bu bana acayip geldi” diyerek mecburen davayı tatil ederek Molla Kabız’ı demir zincirli vaziyette zindana gönderdiler.

Meğer Kanuni Sultan Süleyman Divan-ı Hümayun’da kafes arkasında bu davayı dinliyormuş. Davanın gideceği yolu anlayınca vezirleri huzuruna çağırmış. “Bir dinsiz-mezhepsiz Divanımıza gelip Peygamberimizin şanına noksanlık verecek hezeyanları dile getirir ve bu batıl fikirlerince delil dahi nakleder. Bununla beraber susturulup, delilleri çürütülmeden mahkemeden çıkar gider. Bu nasıl haldir” diye sormuş. Sadrazam İbrahim Paşa “Ne edelim, kazaskerlerimiz şer’-i şerifi bilmediklerinden mahkemeyi yürütüp hüküm vermeye güçleri yetmedi. Molla Kabız susturulamadığı gibi şeriatın gereği ne ise ona göre hakkından gelinemedi ” diye cevap vermiş. Bunun üzerine Kanuni, Şeyhülislam Kemalpaşazade Ahmed Efendi ve İstanbul Kadısı Sadi Efendi’yi görevlendirir. Ertesi günü tekrar Divan’a getirilen Molla Kabız yeniden sorgulanır ve ayet ile hadislerden getirdiği delilleri çürüten Kemalpaşazade karşısında nutku tutulur. Cevap vermekten aciz kalır ve hatasını anlar. Şeyhülislam “bu durumda ne hüküm verilecekse siz karar verin” diyerek işi Kadı Sadi Efendi’ye havale eder. Molla Kabız tekrar tekrar batıl itikadından dönmesi ve tevbe etmesi yolunda edilen telkinleri reddeder. Bunun üzerine katledilmesi için verilen hükmün hüccetini Kadı Sadi Efendi kendi eliyle imzalar. Anında cellada verilir ve hükmün icra edilmesiyle başı yerde yuvarlanır. Divanı izleyenler ve özellikle Adalet Penceresi’nden celseyi takip eden Kanuni, davanın seyrinden çok memnun kalır. Liyakat ve istihkakın bir makamı işgal edenle alakalı olmadığını, İstanbul Kadısı’nın nisbeten daha düşük rütbesine rağmen o devrin en rütbeli uleması olan kazaskerlerden daha üstün olduğunu görüp anlar.

METİN:

ZİKR-İ AHVAL-İ KÂBIZ-I MÜLHİD

Canib-i Şark’tan azimete gelip İklîm-i Rûm ve diyâr-ı mezbûrda tahsil-i ulûm edip erbâb-ı rüsûm tarîkına sâlik badehu vâdî-i dalâlete düşüp âzim-i râh-ı pür-mehâlik olan Kâbız nâm bir şahs-ı nâ-fercâm tarîk-ı şer’-i şeriften inhirâf ve meyhâne güncinde fısk u fücur ile i’tikâf edip her rast geldiğine kendi akl-ı kâsırı üzere bazı ehâdîs-i şerife ve âyât-ı Kur’aniye-i münife ile müdde’âsını isbat şeklinde gösterip Hazret-i İsa aleyhisselamı hâtime-i enbiya ve’l-mürselîn meb’us (ve mâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemîn) olan Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden tafdîl edip ol bî-dîn zu’m-ı batılınca nice dalâil ve berâhin beyân etmekle avâm-ı nâsdan her sadedil ve cahil ve erazil mülhid-i müfsidin akvâl-ı bî-meâline aldanıp dalâletlerine bais olduğu şehr içinde şöhret bulmağa ulema-yı asrdan fi’l-cümle müteşerri’ u mütedeyyin ve salah u takva ile müteayyin olanlar gayret-i dîn-i Mübin süveyda-yı dillerinde cânişin olmağın bu evza’a tahammül edemeyip mezbûr mülhidin çal yakasın alıp keşan ber keşan Dîvân-ı adalet-unvan tarafına sürdüler. Vezir-i azam İbrahim Paşa’nın huzuruna getirdiler. Paşa-yı müşkil-küşa bu hususu canib-i şer’-i şerife havale ve ilka edip ol tarihte Rumili Kazaskeri olan Muhyiddin Çelebi ve Sadr-ı Anadolu’da Kâdirî Efendi ki ikisi de hubb-ı câh u celâl ile meşhur eğerçi zâhir halleri ma’mur ve lakin bâtınları taraf-ı dekâyık-ı hükûmetten dûr olmağın mülhid-i mezbûr delail-i bâtılasını takrire başladı. Ol hînde mukteza-yı şer’-i şerif ile cevaba kâdir olamayıp ve hiçbir vechile ilzâm edecek bir mesele bulamadılar ve kemal-i hacâletlerinden ikisine de hiddet-i gazap târî olup hıffet-güne bazı mertebe evza’-ı nâ-hemvâr ettiklerinde vezir-i rûşen-zamîr dönüp sadreyne itâb-âmîz hitâp ile cevap verip buyurdular ki “size lazım olan unfle edâ değil belki şer’-i şerifle kazâdır. Bana acep gelir ki hak ile bâtılı fark etmede ve ulema-yı selef gittiği tarîka gitmede âciz kalasız” deyu bi’z-zarûre def’-i meclis edip ve husûs-ı mezbûr ertesi gün fasl olmak için te’hire konulup Kâbız-ı bî-dîn bend-i âhenîn ile zindana ferman olundu. Meğer ki Şehriyâr-ı cihan ve Hudavendigâr-ı alişan vüzeranın başı ucunda olan pencerede hâzır ve kazaskerlerin dava dinleyişine nâzır imiş. Macera-yı Kâbız neye müncer olduğunu görmüşler ve işitmişler. Badehu vüzerâyı arz için içeriye davet etmişler. Huzûr-ı padişahiye girildikte padişah-ı dîn-penah hazretleri buyurmuşlar ki “bir mülhid-i bî-mezhep Divân’ımıza gelip Hazret-i Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin i’tilâ-i şânına nakîs verecek hezeyâna cür’et kılar ve zu’m-ı bâtılınca delâil dahi nakleder. Ma’a haza mülzem olmadan çıkar gider. Bu ne haldir” deyu sual edince âsaf-ı ekrem ve vezir-i azam “nice edelim kazaskerlerimiz mesâ’il-i şer’iyeye âlim ve icrâ-yı hükme kâdir değiller ki müfsid-i mezbûr iskât ve ilzâm oluna ve muktezâ-yı şer’-i şerif ne ise ana göre hakkından geline” cevabını verdikte hemen fermân-ı şehenşâh-ı cihân ile müfti’l-enâm-ı şeyhülislam ve müşkil-küşâ-yı havâss u avâm olan Kemalpaşazade Ahmed Efendi ve İstanbul Kadısı üstâd-ı zü’l-fünûn Monla Sadeddin-i zaman ve fazîlet-i bâhire ile kemâkân cihan tab’ u nâzını mûşikâf ile marûf ve zat-ı pâki maarif-i külliye ile mevsuf Sadi Efendi Divan-ı Hümayun’da bu davayı fasl etmeğe tayin olunup ertesi ki Divan’a geldiler. Tekrar Kâbız-ı herze-kârı ihzâr eylediler. Monla-yı zîşan azamet ve vakâr ile sadrazam yanında karâr ve İstanbul Efendisi iskemle üzerine mukâbelelerinde oturmağı ihtiyâr edip Kâbız-ı yâvegîr ise bu ortalıkta evvelki gibi Divân’ı hâlî sandı. Amma ki şeyhülislamı görünce hayli bulandı. Hâsıl-ı kelâm şeyhülislam, Kâbız-ı bî-dîni vücûh-ı kesîr ile ilzâm edip bir dereceye iletti ki nutku tutulup cevap vermede aciz kaldı ve inde’t-tahkîk hatasını iz’ân edinip başın zemine saldı. Hemandem monla-yı a’zam İstanbul Kadısı’na hitap edip aytdı ki fetva emri görüldü. Ve mezbûra cümle sorulacaklar soruldu ve “ahval-i hükm-i kazâ ne ise size mufavvazdır. Anı sizler görün” diye sipariş kılındı. Tekrar onlar dahi itikâd-ı bâtılından dönmesini ve mezheb-i bâtıldan rücû’ edip tevbe ve inâbet kılmasını sevk ettiler. Kâbız-ı muârız inadından dönmedi. Musırr olup her çend ki cehd eylediler kabzı basît ve tebdîl akidesini semt-i salâha tahvîl edemediler. Bilahire kadı-i dânâ (Hukimtü bi-katlihi) kavlini icrâ ve hüccet-i mâcerâyı yed-i saadeti ile imza kılıp ol an cellâd-ı bî-amân elinden ser-i bî-saadeti zemîne galtân olundu. Ol gün Divân’da hâzır ve müstemi’u nâzır olan kibâr u sığar bâ-husûs “Adl Penceresi”nden keyfiyet-i ahvâli müşâhede eden Hazret-i Hudâvendigâr, Kemal Paşazade’nin fazl u vakârını ve Mevlânâ Sadi Çelebi’nin ol asr kazaskerlerine tefevvuk ettiğin aynelyakîn ve ilmelyakîn bildiler ve liyâkat ve istihkâk mansıb-ı âliye ile olmadığını idrâk kıldılar. (Beyt) *Şerefiyet kişiye rütbe ve câh ile değil*Belki insana şeref ilmledir fazlladır*Ol ki zâtında eğer yoğise isti’dâdı*Bilmiş olsun nereye varsa hacâlet biledir.

Solakzade Tarihi'nden






Yorumlar