MÜSLÜMANLIK VE SOSYALİSTLİK - 1

Sebilürreşad mecmuasının 13 ve 20 Kasım 1924 tarihli 625 ve 626. sayılarında "İslam ve Sosyalistlik" başlığıyla yayınlanan yazının ilk bölümünü sunuyorum. Devamını ikinci bölümde vereceğim. İngiltere'de Woking Şah Cihan Camii olarak bilinen caminin imamı Ahmed Nezir tarafından verilen bir konferansın metni olduğu bilgisi veriliyor. Hocanın kimliğine dair bir metin bulamadım ama Youtube'da o yıllara ait bir videoda 


cemaat ve imam efendi görülüyor. Belki de orada namaz kıldıran hoca Ahmed Nezir'dir. Diğer yıllara ait bazi videoların linklerini de veriyorum. 


Rusya'da sosyalist rejim kurumsallaşmaya çalışırken 1926 senesinde İngiltere'de bir camide verilen konferansın Türkiye'deki İslamcı Sebilürreşad dergisinde "Müslümanlık ve Sosyalistlik" başlığıyla yayınlanan metni bana hayli ilgi çekici geldi. 

METİN:

Woking cami-i şerifinde “Müslümanlık ve Sosyalistlik” hakkında cami-i mezkûr imamı hoca “Ahmed Nezir” tarafından irad olunan bu konferans bir risale halinde tab ve neşr edilmiş olduğundan bu konferansı terceme ediyoruz. İki makalede neşr edeceğimiz bu konferansın birinci kısmı ber-vech-i atidir:

Pek vasi bir meseleyi kısa bir zaman içinde mevzu’-ı bahs etmek mecburiyetindeyim. Binaenaleyh bir neticeden bir neticeye atılacağından silsile-i muhakememi dikkatle takip etmenizi rica edeceğim. Garpta telakki edileceği şekilde sosyalistlikten ve bunun mazarratından bahsettikten sonra Müslümanlığın ilk devrine rücu’ ederek aleyhissalatü vesselam efendimizin getirdiği sosyalistliğin, garp mütefekkirleri tarafından ihtira olunan sosyalistliğe faikıyetini ispat edeceğim.

Fakr u zaruret her asırda insanlığa musallat olmuş bir afettir. Eski zamanlarda şairler sulh ve müsalemete feyz u bereketle mala mal bir devr-i muşa’şa’ı terennüm ederlerdi. Bu altın devrini felaket ve musibet devri takip etmiş, heyet-i ictimaiye mal u menâl sahibi ve mal u menâlden mahrum sınıflara inkısam eylemiştir. Eflatun ve Aristo gibi feylesoflar bir takım nazariyat-ı siyasiye vücuda getirmekle bu meseleyi halle çalıştılar. Fakat nazariyat, insanın hodgamlığı karşısında aciz kaldı. Yunanistan, demokrasi devrinde olduğu gibi krallık ve aristokrasi devrinde de servetin seyyanen tevzii esasları üzere müsalemet-i içtimaiyeyi temin edemedi. Roma’nın hâkimiyeti esnasında aynı mesele kendini gösterdi. Mal ve mülk sahipleriyle bunlardan mahrum olanlar arasında vuku bulan cidal, tarih-i beşerin en müellem fasıllarını teşkil eder. Mürur-ı zaman ile ağniya ile fukara arasındaki uçurum genişledi. Mamafih Nebî  İşâ’a’ın sözlerinde bir nefha-i teselli buluyoruz. Onu müteakip Hazret-i İsa geldi.  İsa’nın tealimi fukaraya ümit bahşedecek bir mahiyette idi. Fakat kilisenin tereddisiyle zenginler ile fakirler arasındaki uçurum korkunç bir vüsat peyda etti. Kilise, ameleye, oldukları gibi yaşamalarının irade-i ilahiye icabı olduğunu asırlarca telkin eyledi. Sınıf-ı ruhban fukarayı ni’met-i irfandan mahrum yaşattı. Karanlık dünyanın şurasında, burasında birkaç kıvılcım yaparak yayılarak işti’al edince kilise, bunu kan selleriyle söndürmek için ordular teçhiz etti. Dominik gibi e’ızze, bir elde salip bir elde kılıç bulunduğu halde bu orduların en feci mezalimi irtikab etmeleri için teşvikatta bulundular. Teceddüt devrine kadar Roma Kilisesi, kuvvete istibdaden yaşadı. Fikrî hareketlerden duyduğu korku Hıristiyanlığı soldurdu ve Hıristiyanlık bir meslek, bir ticaret oldu. Ruhban sınıfının tarafgirane hatt-ı hareketi neticesinde içtimai na-hoşnûdî taammüm ettiyse de muntazam bir hareket vücuda getiremedi. Ancak on sekizinci asırdadır ki halkın adem-i hoşnûdîsi Fransa hükümetinin su’-i idaresi yüzünden fakr u faka ile muzaaf bir şiddet iktisap ettiğinden haile-engiz bir suretle kendini ifade etti. Beklenilen saat hulul etmişti. Jan Jak Ruso yeni bir mücahedenin alemdârı olarak zuhur etti. Bu mücahedenin düsturu “Hukuk-ı Beşer” di. Ruso, fakr u zaruretin bir eser-i tabiat olmadığını ilan etti. Bunların beşerin hodgamlığından ve zulmünden ileri geldiğini söyledi. Ruso emlak-i şahsiye nizamına muarızdı. İrade-i ferdiyenin irade-i içtimaiyeye münkad olmasına taraftardı. Napolyon’un istibdadıyla neticelenen müdahale-i ecnebiye vuku’ bulmasa belki Ruso ihraz-ı zafer ederdi. Devlet sosyalistliği bu suretle adem-i muvaffakiyete duçar olunca sınai sosyalistlik için cidalin vuku’ı lazımdı. Fransa’da San Simon, İngiltere’de Robert Owen gibi adamlar çalışmağa başladılar. Owen bir patron olmak itibariyle müstesna bir adamdı. Onun eseri takip edilmiş olsa tarih sahifelerinden sa’y u sermaye meselesi tay edilirdi.

Şimdi tarihin diğer sahifesini çevirerek beynelmilel maddiyatçı Karl Marx’a gelelim. Mumaileyh en büyük eseri olan “Sermaye”de gayr-i şahsi kuvvete itikadını ifade etmektedir. Karl Marx sınai cereyanın derebeylikten neş’et ettiğini, amelenin kendilerine sahip olmadıklarına mebni, ya fabrikaya merbutiyet yahut açlıktan ölmeyi kabul etmek mecburiyetinde olduklarını beyan etti. Sermaye hâkim, amele ona mahkûmdur. Binaenaleyh Marx servetin sebebi sa’y olduğundan sa’yin istismarını tavsiye etmektedir. Mumaileyhe göre sınai tekâmül, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapmaktadır. 

Marx’ın nazarında sa’y u servet izafi birer şeydir. Halbuki iktisadiyat nokta-i nazarından sa’y başlı başına bir şey değildir. Arz ve talep meselesi çok mühimdir. Marx, bu noktayı ehemmiyetten düşürmek için sa’y ile vücut bulan şeyin müfid olmadıkça bir kıymeti haiz olmayacağını izah ediyor. Fakat bunlar nasıl tefrik olunabilir? Bir şeyin müfid olup olmaması meselesi yine arz ve talep meselesini meydana çıkarır.

Zaman-ı hâzıra gelecek ve Rusya’nın vaziyet-i içtimaiyesine atf-ı nazar edecek olursak hayata en çok layık olanın yaşa[ya]cağı fikrinin ileri sürüldüğünü görürüz. Amele yahut bunlara ister asker, ister çiftçi deyiniz, fikir amelesinin duçar olduğu zararlara ehemmiyet vermeksizin servet-i milliyeden en büyük hisseyi temine âzimdir. Binaenaleyh zaman sonra fikir amelesi azîm bir mikyasta tenakus edecek yahut büsbütün ortadan kalkacaktır.

Bizi en çok alakadar eden mesele sosyalistliğin dine karşı vaziyetidir. Bu hususta sosyalistler arasında ittifak-ı ârâ yoktur. Bunların birçoğu sınıf-ı ruhbaniye muarızlarıdır. Marx, dinin ilgasını tavsiye ediyor. Mumaileyhin fikrini bir ekseriyet kabul etmektedir. Şu var ki garp sosyalistleri bu meseleyi mevzu-ı bahis ediyorken yalnız Hıristiyanlığı derpiş ediyorlar. Şüphesiz Hıristiyanlığın mefkûreleriyle sosyalistliğin mefkûreleri bir değildir. (Blacford, Baks, Şafil, Brotton) ve daha birçokları Hıristiyanlıktan müteneffirdirler. Bunlar Hıristiyanlığın sosyalistliğe muhasım olduğunu söylemişlerdir.

Garp Sosyalizmi’nin metalibini hulasa edecek olursak onun hürriyet, müsavat, uhuvvet istediğini; ferdiyetin devlet murakabesine geçmesini; her ferdin idare-i memlekette doğrudan doğruya bir re’y sahibi olmasını, tabir-i diğerle (bürokrasi)nin ilgasını; bir kimsenin diğer bir kimse hesabına geçinmemesini; sınıf, renk ve akide ihtilafının zevalini, lordluğun, irsi hükümdarlığın, şahsi mülklerin ilgasını talep ettiğini görürüz. Müslümanlık son esastan maada, esasat-ı sairenin kâffesini kabul eder. Yani şahsi mülkün ilgasını kabul etmez.

İslamın ilk devrini mevzu’-ı bahis etmeden mukaddem garp sosyalizminin nekaisine dair birkaç söz söylemek isterim. Demokrasinin bazen ferdiyetçilik neticesi, sosyalistliğin, demokrasinin bir inkişafı olduğunu biliyoruz. Fakat şiddetli ferdiyetçilik hodperestliğe gider. Mesele başlangıçta böyle ise, hodperestlik heyet-i içtimaiye için tahripkâr olduğundan onun üzerine hiçbir heyet-i içtimaiye kurulamaz. Halkın fikri tehzip edilmezse demokrasi yahut sosyalistlik tam kemaline ereceği zamanda tahripkâr ifratlara varır. Ve bi’n-netice bugün Rusya’da müşahede ettiğimiz intizamsızlık ve anarşi hâsıl olur. İnsanların nefislerine perestiş etmeleri mukteza-yı fıtratlarıdır. Fakat buna karşı yegâne çare, dindir. Din ile sosyalistlik bizim fikrimizce gayr-ı kabil-i tefrikdir. Din, efradı murakabe etmez, efradın harekât ve âmâline rehberlik etmezse sosyalistlik sunûf muharebelerini tevlid eder, felaketi mucib olur. Maddeperestlik, hodgamlığı ve hodperestliği talim ediyor. Bu cihanın maverasında bir şeye itikat etmeyenler için fedakarlığın bir manası yoktur. Sosyalistlik, bir ferdin kendi nefsi için değil, başkaları için yaşadığını talim ettiği zaman kemal bulur. Büyük bir sâik olmazsa hiçbir mevcud-ı beşerî fedakârlık ihtiyar etmek istemez.

Asrî sosyalistliğin irtikâp ettiği diğer bir hata sosyalistlerin teşebbüslerine aşağıdan değil, yukarıdan başlamalarıdır. Bunlar ferdi büsbütün ihmal ederek devleti sosyalist yapmağa çalışıyorlar. Fakat yalnız sermaye ve arazinin devlete intikali devletin idaresini sosyalistleştirmeğe kâfi değildir. Mesela bütün Hindistan’ın arazisi devletin değil midir? Bütün telefonlar, postalar, kanallar ve birçok demiryolları devletin değil mi? Fakat ne devletin arazi sahibi olması, ne de milletin bütün sanayii elde etmesi bir sosyalist devletin vücud bulmasına kifayet etmiyor.  Hakiki sosyalistliğin muhtaç olduğu şey arazi ve sermayenin millileştirilmesi değil, bundan başka bizzat devletin sosyalist olmasıdır. Liyakat-ı lazimeyi ihraz etmemiş bir devlete sosyalistliği tatbik etmek harâbîyi müeddi olur. Çünkü insanları daha ziyade bir serbestiye nail edeceğine daha şedîd tazyikata maruz eder. Onların hüner ve dehasını inhitat-âver tesirata duçar eyler. Sosyalist bir idarede halk terbiye, ahlak ve irfan itibariyle en yüksek seviyede bulunmalıdır. Şahsi mülkün ilgasına gelince onun ilgasıyla eşhasın cevvaliyeti de zail olur. Bi’n-netice memleketin ticareti, hükümetin bütün hareketi tevakkuf eder.
Şimdi on üç asır evvelki zamana rücu’ ile Asr-ı Saadet’teki ahvale atf-ı nazar edelim. Evvela Risaletpenah Efendimizin, yalnız esâsât-ı iştirakiyeyi telakkiye değil, onları tatbika müsaid bir seviyeye yükseltmek için halkın fikrini tehzip ile meşgul olduğunu görürüz. Bu iştirakiliğin güzelliği şahsi faaliyete, ferdi istihsalata, müdahale etmemekle beraber ferdin diğer bir ferde tasallut etmesini yahut başka bir ferdin hesabına zengin olmasını imkânsızlaştırmasındadır. Hazret-i Muhammed hayat-ı iştirakiyeyi tesis için kuvvete müracaat etmemiştir, bir sınıf muharebesi açmamıştır. Bütün dikkat ve ihtimamı ferdin seciyyesini i’laya, bu suretle cemiyeti günahlarından tathire masruftur. İslam iştirakiliğinin esası dindir. Müslümanların milliyeti dinleriydi. Beşerin uydurduğu, renk, ırk, mezhep hududu yoktu. Bunların hayat ve memat hedefi birdi. Hepsi de Vâhid-i Kâdir’in murakabesine tabi’diler.  Hepsi de birer vasi gibi çalışıyordu.


Hazret-i Muhammed’in her ferdi aynı yüksek mefhumlarla işba’a muvaffak olması bir mucizedir. Kendisi en ameli şekilde yalnız iştirakilîğin değil, en müfrit iştirakîliğin bile mükemmel bir surette tatbik olunabileceğini göstermiştir. Bu usul ikinci halife Hazret-i Ömer Efendimizin devrinde en yüksek inkişafa mazhar olmuştur. Müşarünileyh peygamberimizin kurduğu esaslar üzerinde muazzam bir devlet-i iştirakiyye yükseltmişti. Bu devirde bütün halk hukuken müsavi idi. Her ferd daha fakir ve daha zayıf vatandaşını himaye ve ona muavenet mesuliyetini tahammül ediyordu. Ücretsiz tahsil kabul edilmişti. Hükümet medreselerinde talebe her muzaherete nail oluyordu. İhtiyarlar ve aceze el-hâsıl, rızkını kazanmak için çalışamayanların hepsine bakılıyordu. Çocuklara muavenet ediliyor, asker ailelerine tahsisat bağlanıyordu. Vezaif-i askeriyesini ifa edenler için de sahib-i yesar olanlar harp zamanlarında bile kendi masarifini bizzat tediye ediyorlardı. Devlet hazinesi tarafından bir kimseye yüksek maaş verilemiyordu. Ancak bütün vakitlerini hizmet-i devlete hasr eden rüesaya maaş ita olunuyordu. Devletin bütün şuunu müşâvere-i âmme ile takarrür ettiriliyordu. Devletin rüesası icma-ı milliyi ihlal edecek bir kudreti haiz değillerdi. Salahiyet-i teşrî’iye bir kabine, bir parlamentonun yedinde değildi. Hakk-ı teşri’ bütün mahlûkatına müsavat dairesinde muamele eden Cenab-ı Hakk’ındı. Kavanin-i İlahiye’nin tefsiri, efrada değil, bütün ümmete bırakılmıştı. Kavanin-i İslamiye bazen Ömer gibi büyük bir halifeden ziyade bir ihtiyar kadın tarafından hüsn-i tefsir edilebilirdi. 

[Sebilürreşad, 15 Rebiulahir 1343-13 Teşrinisani 1340, CİLD 25, SAYI 625, SAYFA 5-7]






Yorumlar