ARAPLARIN GAZVE ADETİ VE MEDENİLEŞME PROBLEMİ




Arap toplumu henüz bir millet olma bilincine ulaşmamıştır. Arap Birliği gibi örgütleri olmasına rağmen birlik görüntüsünden hayli uzak, kabile çıkarları peşinde koşan bir topluluk halindedirler. Arap Milliyetçiliği ideolojisi en fazla taraftar ve ideoloğunu Hristiyan Araplar içerisinden çıkarmıştır. Bunun da medeniyet tarihi açısından anlamlı bir izahı vardır. Hristiyan Araplar şehirleşme (medenileşme) süreçlerini daha erken çağlarda tamamlamışlardır. Badiyelerde gezip tozan, yerleşik kültüre geçemeyen bedevi toplumların “Milliyetçi” bir bakış açısı olamaz. Onlar için öncelik aile ve sülalelerinde daha sonra ise içinde yaşadıkları kabile değerlerindedir. Onlar için dil, din ve kültür birliği savunulacak bir değer olmaktan çok uzaktır. 

Sultan İkinci Abdülhamid’in Kitapçıbaşısı Süleyman Hasbi Efendi’nin damadı Kitapçı Şakir Bey, özelde Suriye, genelde tüm Arap bedevilerindeki “gazve” geleneğinin kötülüklerini bir rapor halinde sunmuş. Abdülhamid’in Yıldız Arşivi’nde bulunan bu belgede anlatılanlar, o dönemde bedevi Arapların medeniyet dünyasına katılmalarına engel olan en önemli unsuru açıklıyor. Gazve adını verdikleri bu gelenek Arap aşiretlerinin birbirlerine saldırarak hayvan ve eşyalarını yağmalaması, kızlarını zincire bağlayıp esir etmelerinden ibaret vahşi bir gelenektir. Uzun yıllar boyunca birbirlerinden intikam almak maksadıyla aynı vahşeti kısır döngü halinde tekrarlayıp durmaktadırlar. Üstelik gazve esnasında yağmaladıkları hayvan ve eşyaları, kadınları kızları helal olarak görmeleri bu geleneğin belki de cahiliye dönemlerinden kalma olduğunu da gösterir. Yüzlerce yıl İslam kültür dairesinde kalmalarına rağmen bu çirkin ve vahşi gelenekten kurtulamamışlardır. Buna rağmen bölgelerine gelen Osmanlı memur ve idarecilerinin “içki içmeleri” onlar için en büyük günahlardan olup üzerlerinde kötü tesir bırakmaktadır. Şakir Bey bu yüzden bölgeye gönderilecek idarecilerin dindar, rüşvet ve haramdan sakınan kişilerden seçilmesini öneriyor. 

Günümüzde de pek fazla bir değişiklik olmayan bu sosyal ve kültürel yapıya dair Kitapçı Şakir Bey’in izlenimleri şöyledir;

On sene mukaddem Suriye Vilâyeti dâhilinde yeniden teşkil buyurulan Kerek Sancağı’ndaki aşâir-i urbâna talim-i dîn-i mübîn maksâd-ı diyânet-kârânesiyle geçen sene şeref-müteallik buyurulmuş olan irâde-i kerâmet-âde-i hazret-i hilâfet-penâhîlerine tevfîkan Bâb-ı Fetva’dan ol tarafa gönderilmiş olan hoca efendiler dâîleriyle cânib-i Hicâz-ı mağfiret-tırâza esnâ-yı azîmet ve avdet-i çâkerânemde Ma’an’da görüştüm. 
Mumaileyhim dâîlerinin urbân hakkındaki zübde-i efkârlarını atebe-i ulyâ-yı hazret-i padişahîlerine ber-vech-i âtî hulâsaten arz ile kesb-i mübâhât eylerim. Şöyle ki: 
Aşâir-i urbân son derecede câhil ve akâidleri bozuk kimseler olmakla beraber gayet âkil ve zeki bulunduklarından ale’l-usul tebliğ edilen ahkâm-ı diniyyeyi kemâl-i memnuniyetle istimâ’ ve kabul ederek hakâyık-ı diniyyeye tedrîcen kesb-i vukûf ettikçe bu ana kadar vâdî-i cehâlet ve hâl-i vahşette yaşadıklarından dolayı beyân-ı teessüf etmekte ve sâye-i şahânelerinde ahkâm-ı diniyyeyi öğrenmek gibi bir ni’met-i uzmâya nail oldukları içün zat-ı hazret-i zıllullah-i a’zamîlerine başlarını açarak duahan olmaktadır. 
Urbân dîn-i mübîn-i Muhammedî’nin kudsiyyetini ve ulü’l-emre itâ’atin derece-i farziyyetini anladıkça bâdiyenin kâbil-i ziraat olan mahallerinde ihtiyâr-ı iskân ile ziraat ve felâhate başlayarak temeddün edeceklerinde ve kendilerinden istikbâlen intizâr olunan faidenin tamamiyle husûle geleceğinde şüphe yok ise de beyne’l-urbân mu’tâd olan «gazve»nin vücûdu ortadan kaldırılmadıkça faide-i mezkûre husûle gelmeyecek olduktan başka hoca efendilerin de sarf etmekte oldukları ve fi mâ ba’d edecekleri mesâînin ve bu yolda ihtiyâr buyurulan mesârifin dahi hiçbir faidesi olmayacağında şüphe yoktur. Beyne’l-urbân mu’tâd olan «gazve» ise; aşâirden biri kendi halinde işiyle gücüyle meşgul olup dururken bir gece vakti diğer bir aşîretin birden bire üzerlerine hücum ile hayvanât ve eşyalarını gasb u gârât ve kızlarını rabt-ı zincir-i esâret ve vakit bulup da müdafaaya kıyam edenleri katl u idama kadar cesâret ederek çıkıp gitmekten ve işbu yağma edilen aşîret dahi bir müddet sonra bir fırsat getirerek mahzâ ahz-ı sâr ve istirdâd-ı emvâl sâikasıyla yağma eden aşîrete bi’l-hücum kendilerine yapılan aynı muameleyi belki daha ziyade yaptıktan sonra yerlerine gânimen avdet eylemekten ve beyne’l-aşâir helal itikad edilen işbu muamele-i gasbiye gerek aşîreteyn ve gerek aşâir-i saire beyninde mâdâme’l-ömr bu suretle sürüp gitmekten ibarettir. «Gazve» namı verilen işbu muâmele-i mütekâbile-i vahşiyânenin itikâd olunduğu gibi helal olmayıp bilakis nass-ı kâtı’la haram olduğu ve haramı helal itikad edenlerin ise şer’an küfürlerine hükmolunduğu hoca efendiler tarafından beyan edildikçe biçare urbânın bu ana kadar irtikâb ettikleri gazvelerden ve bunları helâl itikad eylediklerinden dolayı ne suretle izhâr-ı nedâmet ve tevbe ettiklerini tarif kâbil değildir.  
Mamafih urbân işbu «gazve»nin haram olduğu gibi kendi aşîretlerine şu suretle tefhim olunduğu gibi aşâir-i saireye de tefhim edilmedikçe hiçbir vakit taarruzdan masûn kalmayacaklarını ve mütearrızîne muâmele-i mütekâbilede bulunulmazsa kendileri için bâdiyede yaşamak kâbil olmadığını beyân ve taraf-ı saltanat-ı seniyyeden kendilerine gönderildiği gibi aşâir-i saireye de birer muallim-i din tayin ve irsâliyle bu hakâyıkın onlara dahi talim ve tefhimi lüzumunu dermiyân etmektedir. 
Urbânın pek doğru ve pek muhik olan işbu mütalaa ve mütâlebe-i mühimmeleri pîş-nazar-ı dikkate alınarak icâbı icrâ edilmedikçe Arabistan çöllerindeki bedevîlerin ne tavattunları ve ne de temeddünleri kâbil olmayacağı derkârdır. 
Bir de Arabistan nezdine tayin olunan her nev’i memurinin mütedeyyin, irtikâb-ı haramdan mütevakkî, şürb-i müskîrâttan müctenib kimselerden intihâb olunması elzemdir; zira ayş u işretle me’lûf olan mesâvî-i ahvâl ashâbı henüz kesb-i salâh etmek üzere bulunan bedevîler nezdinde nazar-ı nefretle telakki olunmakla beraber pek ziyade su’-i tesiri dahi mûcib olmaktadır. Sâye-i diyânet-vâye-i hazret-i hilafet-penâhîlerinde Memalik-i Mahrûse-i Şahane’lerinin her tarafında dahi en hücrâ köşelerinde bile enva’-i ıslahat icrâ olunduğu ve bilhassa kıt’a-i mübareke-i Hicaziye şimendüfer hatt-ı kebîrinin inşâ ve temdidine teşebbüs edildiği şöyle bir sırada aşâir-i urbân nezdine evvelce birtakım hocalar gönderildiği gibi diğer aşâire dahi talim-i dîn-i mübîn etmek ve bilhassa şu «gazve» meselesinin vücûdunu ortadan kaldırarak bedevîleri medenileştirmek ve yapılacak şimendüferin muhassenâtını kendilerine tefhim etmek içün lisân-ı Arabî’ye vakıf bir miktar daha hocaların intihâb ve isrâsı ve bazı meşâyıh-ı urbâna ve bilhassa bu bâbda pek çok hıdemâtı sebk etmiş olan Ma’an Şeyhi’ne dördüncü rütbeden nişanlar itası istikbâlen pek büyük muhassenâtı mûcib olacağı muhât-ı ilm-i âlem-ârâ-yı hazret-i hilafet-penâhîleri buyruldukda ol bâbda ve kâtıbe-i ahvâlde emr u fermân veliyy-i ni’met-i bî-imtinânımız şehriyâr-ı Fârukî-câh efendimiz hazretlerinindir.
6 Rebiülahir 1318 ve 20 Temmuz 1316 [2 Ağustos 1900]


Kitâbî-i Hazret-i Şehriyârîleri
Abd-i Memlûkleri
Mühür [Mehmed Şakir]



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Prof. Dr. SURAIYA FAROQHI İLE MÜLAKAT