MÜSLÜMANLIK VE SOSYALİSTLİK - 2

[Müslümanlık ve Sosyalistlik - 1 başlıklı yazının devamıdır]

Arazi devletin malı idi. Hazret-i Ömer bütün dünyaya bir irat nizamı ihdâ etmiştir. Ahkâm-ı veraset ise büyük arazi sahiplerinin yahut milyonlardan müteşekkil bir hattın devamını imkânsız bırakmıştır. İrtihal eden her Müslümanın mirası birçok kısımlara ayrılıyor ve bi’n-netice neslen bade neslin arazi ve emlak mütemadiyen inkısam ediyordu. Bir insanın malının sülüsünden fazlasını hibe edemediği halde hususat-ı hayriyeye ve devlete iane itası mübahtı. Hedef servetin mütesaviyen tevzi’ edilmesiydi. Din-i İslam ağniyayı beytülmale yahut müstahakk-ı fukaraya senevi varidatının la-akall yüzde iki buçuğunu i’taya şer’an mecbur etmiştir. Bu suretle fukara ağniyanın hesabına kesb-i servet ediyordu. Peygamberimize bu hususta sual sorulduğu zaman bu suretle cevap vermişti. “Zekât ağniyanın malından fukarayı zenginleştirmek için farz olunmuştur” Müslümanlıkta sosyalistlik o kadar yükselmiştir ki bir insan tarlasını bir müddet zer’ etmeyecek olursa komşuları tarlasını umumi bir mülk addederek onu zer’ edebilirler. Bütün efrad-ı beşeriyenin kardeş olduğu ve hepsinin yekdiğerine yardım etmeleri icap ettiği esası üzere Müslümanlık her nevi faizi haram kılmıştır. Bu suretle ticaret, sanat, sa’y ve iktisad teşvik olunmuş, bankalarda para biriktirmek gibi harekâta mahal bırakılmamıştır. Bundan başka bir ferdin para ikraz ederek kapitalist olmasına mahal bırakmamakla kapitalizme bir darbe indirilmiştir. Müslümanlık, kumarı, bütün talih oyunlarını da men’ etmiştir. Maksat başkalarının yahut talihleri pek müsait olmayanların hesabına bir takım insanların kesb-i servet etmesine imkân bırakmamaktır. İhtikâr her neviyle Müslümanlık tarafından takbih edilmiştir. Artık sosyalistliğin başlıca üç veçhesini, hürriyet, uhuvvet ve müsavatı tetkik edebiliriz. Her Müslüman en mükemmel hürriyetten müstefittir. Müslümanlar ancak Allah’tan korkarlar. Müslümanlar her namazda, zat-ı ecell ve a’lâdan başka bir kimseye ibadet etmediklerini ve zat-ı kibriyadan başka bir kimseden istimdad etmediklerini tekrar ederler. Uhuvvet ve müsavata gelince uhuvvet-i İslamiye ebed-hayat bir abidedir. Müslümanlar daima bir ailenin azası olarak yaşayacaklardır. Müslümanların yekdiğerine karşı hissiyatı hakiki kardeşlerin birbirlerine karşı duydukları hislerdir. Kuran-ı Kerim, Müslümanlara karşı her Müslümanın kalbine muhabbet ve şefkat ilka ettiğini haber verir.

Rütbeler, sıfatlar, Müslümanların nazarında manasız şeylerdir. Peygamberimiz «innema ene beşerun mislüküm – ben ancak sizin gibi beşerim» demekle bütün Müslümanlar için en mükemmel bir numune-i imtisal olmuştur. [Bu hadis aynı zamanda Fussilet Suresi 6. Ayetidir ( ç.n.) ]

Dini cemiyetlerde bile bu demokrasi esasatı cârîdir Müslümanlar beş vakit namazı yahut Cuma namazını yahut salat-ı ıydeyni edâ ediyorken bu hakikati tecelli ettirirler. Bizim selamlarımız bile sosyalistlik esâsâtına mübtenidir.

Müslümanlığın sa’ye karşı vaziyetini bilmek çok lazımdır. Bunu beyan etmek için size aleyhissalatü vesselam efendimizin birkaç hadis-i şerifini okuyacağım:

1-Sabah akşam Allah’a ibadet ediniz. Gününüzü işlerinizle imrar ediniz.
2-Ne kendisi, ne de başkaları için çalışmayan Cenab-ı Hak’dan mükafata nail olmaz.
3-Muktedir ve layık olduğu halde çalışmayana Cenab-ı Hak merhamet etmez
4-Yarab! Beni acz ve ataletten vikaye et!
5-Namusuyla çalışıp maişetini kazanan Allah’ın sevgili kuludur.
6-Kendi sa’yile maişetini kazanıp dilenmeyenlere Cenab-ı Hak merhamet eder.
7-Alnının teri kurumadan çalışanın ücretini tediye ediniz.

Mahmud Şah ile Evrengzib gibi Hindistan padişahları kendi maişetlerini kazanmak için bir takım işlerle meşgul olurlardı. İslam sosyalistliğinin sebeb-i muvaffakiyeti evvela halkı, badehu devleti sosyalistleştirilmiş olmasındadır. Müslümanlık, ferdiyet üzerinde kat’i bir zafer ihraz etmiştir. Hazret-i Ali’den rivayet olunuyor ki müşarünileyh bir harp esnasında düşmanlarından birinin boynunu uçurmak üzere iken bu düşman peygamberimizin damadına karşı his ettiği şahsi garezi dolayısıyla yüzüne tükürmüştü. Hazret-i Ali derhal kılıcını kınına geçirmiş ve bir intikam-ı şahsîyi tatmin etmeğe tenezzül etmeyeceğini söylemiştir.

Yukarıda söylediğimiz gibi ümmet-i İslamiye’nin her ferdi bir vasî, bir râ’î addolunmakta idi. Her fert bir salahiyet ve nüfuzu haiz ve bunun hüsn-i istimal veya su’i istimalinden Cenab-ı Hakk’a karşı mesul idi. Peygamberimiz buyuruyor ki «Bir gün huzur-ı İlahiye çıkarak bütün a’mâlinizin hesabını vereceksiniz. Sizin her biriniz bir çobandır ve her biriniz hesap verecektir. Her imam bir râ’îdir ve hesap verecektir. Hepiniz râ’îsiniz ve hepiniz hesap vereceksiniz.»

El-hâsıl en müfrit esâsât-ı iştirakiye en büyük muvaffakiyetle tatbik olunmuştu. Ahd-i Saadet’te ve Hazret-i Faruk’un devrinde Müslümanlar cinayetlerin irtikâbını men’ için polise muhtaç değillerdi. Çünkü Kuran’ı Kerim, insanlar fikirlerini gizleseler veya izhar etseler de Cenab-ı Hakk’ın onları mesul edeceğini beyan buyurmaktadır. Müslümanlar sirkat etmezlerdi. Çünkü her yerde hâzır ve nâzır olan Cenab-ı Hakk’ın gazabından korkarlardı. Müslümanlar doğruyu söyler, yetimleri korur, biçarelere yardım eder, rıza-yı Bari’yi ihraz yolunda başkaları için fedakârlıkta bulunurlardı. Bu suretle Müslümanlar bir mefkûre ile meşbû’ bir mevcudiyet teşkil ediyorlardı. Milletin başında şahsi arzularını tatmin hırsından âzâde, Allahtan korkar insanlar vardı. Müslümanları irşad ve murakabe eden kuvvet, bu iman idi. İşler bu yolda yürüdükçe hodgamlık münhezim olmuş, sosyalistlik en hakiki manasıyla muzaffer olmuştu.

Bütün bu izahatımızdan garp sosyalistliğinin yanlış esâsâta ibtina ettiği görülüyor. Binaenaleyh ondan ancak buhran, ancak heyet-i içtimaiyenin tarumar olması gibi neticelerin tevellüt etmesi pek tabiidir. Bugünkü şekliyle sosyalistlik yüksek bir saikadan istifade etmezse hiçbir vakit hedefine erişemez. Mükemmel bir sosyalistlik insanların müsavatını istihdaf ediyorsa ve bizden başkaları için yaşamayı talep ediyorsa devleti sosyalist yapıp ferdin fikrine bu esasları yerleştirmeyi düşünmemek abestir. Bu dünyanın maverasında bir şey ummayan bir insanın nefsini feda etmesi kendisine teklif olunamayacağından bunun yegâne çaresi dine bağlanmaktır. Fikirlerde esâsât-ı iştirakiyeyi yerleştirmek fikrin ruhanileştirilmesine vabestedir. Diyanet bu hedef için çalışmaktadır. Diyanet sayesinde kavanin-i ilahiyeye itaat mümkün olur. İnsanlıkta sıfat-ı ilahiye tecelli eder. Diyanet bu sıfatı kaplayan hırs örtülerini izaleye yardım edeceği gibi bizi ahlak-ı ilahiye ile tehallük etmek şahika-i kemaline isal eder.

Müslümanlığı bu nokta-i nazardan muhakeme ederek fikr-i beşeri ne kadar tekâmül ettirdiği, Müslümanların ruhaniyetini inkişaf ettirmek hususunda ne kadar muvaffak olduğunu tetkik edelim. Müslümanlığın esâsât-ı iştirakiyeyi tamamiyle tatbik edecek derecede ferdin fikrini tanzim ve i’la ettiğini yukarıda göstermiştik. Bundan başka Müslümanlık, beşeriyeti şahika-i kemale isal eden, ruhaniyetin sıfat-ı ilahiye ile ittisafda olduğunu bila-tereddüt söyleyen yegâne dindir. Kuran-ı Kerim «fıtrat-ı ilahiyeyi iktisab» etmekliğimizi tavsiye buyurur. Peygamberimiz «ahlak-ı ilahiye ile tehallük» etmemizi emreder. Kuran-ı Kerim sıfat-ı ilahiyeyi bu üç kelimede cem’ etmektedir. Malik, Rahman, Rahim. Bunların manalarını uzun uzadıya izaha hacet yoktur. Şunu söylemek kifayet eder ki ni’am-ı ilahiye üç serlevha altında kabil-i tasniftir. Birincisi, kesb-i istihkak ettiğimiz, ikincisi, müstahak olduğumuzdan fazla ve kemal-i mebzuliyetle nail olduğumuz, üçüncüsü, hiçbir sa’y mukabilinde olmayarak bize ihsan olunan ni’am-i ilahiyedir. Bunların hepsi Malik, Rahim ve Rahman olan Zat-ı A’lâ’nın ihsanıdır.

Şimdide beşeriyeti sosyalistlik nokta-i nazarından derpiş edecek olursak onun üç ve yalnız üç dereceye münkasem olduğunu görürüz. Birincisi, ihtiyacatına kifayet edecek derecede kazananlar, ikincisi ihtiyacatına kifayet edecek derecede kazanamayanlar, üçüncüsü maişetini kazanamayan yahut kazanmaktan aciz kalanlar. Asrî sosyalistler bu sınıflardan birine dâhil olmayacak bir sınıf gösteremezler fakat bugün sosyalist tesmiye ettiğimiz zevat vaziyetin ıslahına yarayacak bir şeyi yapamamıştır. Bu vaziyeti din-i mübin-i İslam’dan başka bir din ıslaha kadir değildir. Acaba Müslümanlık bunu nasıl ifa ediyor?

Müslümanlık bize ahlak-ı ilahiye ile tehallük etmeyi öğretiyor. Malik olan Allah’a ibadet etmek istiyorsak herkesin hakkını vermeliyiz. Rahim olan Allah’ın kulları olduğumuzu kabul ediyorsak insanlara haklarından ziyadesini vermeliyiz. Rahmaniyet tecellisine mazhar olmak istiyorsak garaz ve ıvaz beklemeksizin hayrhah ve şefik olmalıyız.


Müslümanlık bu esâsâtı daha ileriye götürmüştür. Cenab-ı Hakk «Adl ve ihsanı, akrabaya a’tayı emr ediyor, fahşayı, münker yani nehy ediyor» Bu suretle herkese hakkını vermeyi, herkesle muamele ediyorken âlîcenâbâne hareket etmeyi, hayrhah olmayı, akraba ve taallukatımıza yaptığımız iyiliğin mukabilini beklemediğimiz gibi o şekilde iyilik yapmayı emrediyor. Bu evamir, Malik, Rahman, Rahim sıfat-ı ilahiyesiyle mütevazidir.


[Sebilürreşad, 22 Rebiulahir 1343-20 Teşrinisani 1340, CİLD 25, SAYI 626, SAYFA 22-24]





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Prof. Dr. SURAIYA FAROQHI İLE MÜLAKAT