ARŞİV KANUNU YİNE BİR BAŞKA BAHARA KALDI


Osmanlıdan intikal ettiği şekliyle adını koruyan Hazine-i Evrak'a 1937''den sonra "Arşiv Dairesi" denilmiştir. 1943'den itibaren bir umum müdürlük olarak anılacak ve Kenan TUNA ilk umum müdür olacaktır. Kuruluşundan beri Sadaret ve Başbakanlık etrafında örgütlenen Hazine-i Evrak, Başvekâlet Arşiv Umum Müdürlüğü resmi adını aldıktan sonra da Başbakanlığın özel kalem ve yazı işlerinin arşivi olarak algılanmazdı. Burası sadece Osmanlı belgelerinden ibaret tarihi bir arşiv olarak değerlendirilirdi.
Durumun nezaketinden dolayı bu tarihlerde "Osmanlı" ismi resmi bir kuruma verilemese de ilim âleminde ve halk arasındaki adı Başvekâlet-Başbakanlık Osmanlı Arşivi idi. Yerli ve uluslararası bilimsel çalışmalarda gösterilen referanslarda BOA olarak yer alıyordu. 1976'da Cumhuriyet Arşivi daire başkanlığı kuruldu. İdari açıdan Arşiv Umum Müdürlüğü ile hiç bir rabıtası yoktu. Sadece Cumhuriyet dönemi evrakının tedvini ile görevlendirilmişti ama Başbakanlık Merkez Teşkilatının arşivi olarak çalışıyordu.
1981 Şubat ayından itibaren 12 Eylül rejiminde her kuruma emekli askerlerin idareci tayin edilmesi kuralı gereğince emekli Korgeneral Bahattin Alpkan paşa umum müdür oldu. 1982'de Arşiv Umum Müdürlüğü araya sıkıştırılan bir bakanlar kurulu kararı ile tenzil-i rütbe edilerek daire başkanlığı seviyesine indirildi ama adına Cumhuriyet devrinde ilk defa bir kuruma verilen "Osmanlı" ismi eklenerek Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı olarak resmiyet kazandı. Bu statüsünde de Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlığı ile hiç bir rabıtası yoktu.
12 Eylül'ün "Türk-İslam Sentezi" nasıl ki bir grup heyecanlı muhafazakârı çok memnun edip teskin ettiyse, Osmanlı adının resmi bir kuruma verilmesi, ancak tenzil-i rütbe edilmesi bu kesimleri hiç de rahatsız etmedi. Ardından Özal'ın devleti yeniden teşkilatlandırdığı sırada Osmanlı ve Cumhuriyet Arşivleri 1984 yılında "Devlet" adı altında genel müdürlük olarak birleştirildi ve devlette devamlılığın esas olduğu gösterilmiş oldu. Halbuki Cumhuriyet ve Osmanlı Arşivi, gerek iş yapısı, gerekse personel niteliği açısından asla bir araya gelmemesi gereken iki kurumdu. Millete Hacivat Karagöz oyunu seyrettirilerek böyle bir operasyon yapıldı. Aslında bu algı operasyonları hiç de boşuna yapılmıyordu. O tarihlerde tek parti iktidarı bulunuyordu ve şiddetini gittikçe arttıran Ermeni terör saldırıları yüzünden Osmanlı Arşivlerinin açılması ve soykırım kanıtlarının gizlenmemesi yönünde uluslararası bir baskı da vardı. Bu baskıyı nötralize etmek ve gerçekten anti-soykırım kanıtlarını dünya kamuoyuna sunmak için bilinçli bir kadroyla çalışmalar yürütülmesinin öncelikle bir teşkilat kanunu yapılıp, personel rejiminin, kaynaklar ve hedeflerin belirlenmesine bağlı olduğunun akıl edilmemesi imkan dışıydı ve sanki bunun aksine yürütülen politikalarla devletin soykırım iddialarına karşı refleksi zayıflatılmak istenilmiştir. Bu doğrultuda aradan geçen süre ile mütenasip olmayan, çelimsiz çalışmalarla bugüne kadar geldik. 1846’da Hazine-i Evrakın kuruluşundan 1987’ye kadar devletin bir uzvu olarak oturmuş bir yapısı olan bu güzide kurum 1987 teşkilatlanmasından sonra gerek Türk Milletine, gerekse kendi personeline karşı haksız, hukuksuz, izansız politikalar gerçekleştirmiş ve bu hususları eleştirmekten milletin dilinde tüy bitmiştir.
Bu kadar yıldır kamuoyu baskısı, ihtiyacın acilliği, mevzuatın gerekliliği ortada iken ve herkesin mutabık kaldığı bir hususken yıllardır iktidarda olan hükümetlerin, bilhassa hâlihazır hükümetin elini bağlayan hiçbir şey olmamasına rağmen “Arşiv Kanunu” nu çıkaramamaları hayra alamet değildir… Temmet…


Yorumlar